22.01.2008

Oruç'un Kökenleri Üzerine

Salı, Aralık 11, 2007

Yiyecek ve cinsellik paylaşımının örgütlenmesi insanın topluluk biçiminde yaşayabilmesinin ilk önkoşulu olmuştur. Tahıl üretimini bile tanımayan eski toplum, avcılık ve toplayıcılık sonucu elde edilenleri paylaşmasını bilen bir toplumdu.

Eski toplum içinde bir tür yiyecek paylaşımının, hiç olmazsa erkek ve dişi cins arasında, birincilerin et, ikincilerin ot-kök yemeleri biçiminde gerçekleştiğine ilişkin tezler ve bulgular uzmanlarca çok önceden ileri sürülmüştü. ABD'li bayan Evelyn Reed'in yaygın bir gerçekliğe dayanarak yinelediği, eski toplumlarda kadın ve erkek sofra ayırımı olgusu doğru olmakla birlikte, bu ayırımda kadın cinsine yönelik genel bir et yeme yasağı bulunduğunu öne sürmesi yanlıştı. Eski insan toplumuna ilişkin genel olan yasa, toplum birimler içinde ve aralarında yiyecek ve dolayısıyla sofra ayırımının bulunuyor olmasıdır.

Bütün toplumlarda bulunan kutsal yiyecekler yasaktan doğar ve kendisini "helal" ile tamamlar. Bu bakımdan tarihteki bütün kutsallıkların öteki yüzünde yasak, yasakların bu yüzünde de kutsallık bulunur. Eski topluluklarda bazı yiyecekler bütünüyle yasak olmasına karşılık, yalnızca bazı hallerde, bazı gün veya aylarda yenilmeleri yasak olan yiyecekler olduğu gibi, kutsal ve dolayısıyla yasak olan yiyeceklerden bazılarının yılın belirli gün veya dönemlerinde yenilmesinin "güç" verdiğini ve yasağın geçici olarak kalktığını görüyoruz.

Oruç kurumu, İslam dışında,öteki dinlerde de olduğu gibi,üç büyük dinle ilişkisiz eski toplumların tümünde yasakların sembolikleşmesine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Bir başka yönden, Homeros destanında, ölü yakının, cenaze töreni sonuna değin, yeme, içme ve uyuma, hatta cinsel ilişki yasağına bağlı kaldığını görürüz. Patraklos'un yasının tutulduğu dönemde Aşil'in ulu anası tanrıça Thetis oğlunun yanına oturup, eliyle onu okşamış , diller dökmüştü : “Yavrum benim,demişti, ne zamana dek yiyeceksin içini,yemeyi içmeyi unutup,ağlaya sızlaya ? Bir kadınla sarmaş dolaş olmak iyi şey, neden bundan yoksun ediyorsun kendini ?”

Eski toplumlara doğru gidildikçe, yasak olarak oruçların arttığı da görülür.

***

Eski toplumsal kurumlar değişmez özellikler toplamı olarak şekillenmedikleri için, her durumda, sabit biçim ve anlam içeriyor olarak kalmazlar. Onları vareden ilişkilerin geçirecekleri değişikliklere paralel olarak, dönüşür, belki yiter, bozulur, karmaşıklaşır, yeni koşullara bir şekilde tutunmuş olarak yola devam edip bize ulaşırlar. Bozulmuş anlam ve biçimler üzerinden, eski ilişkilerin görüntüsünü yeniden oluştururken, varolan haliyle bir kurumu almak,onu parçalara ayırmak,ilk biçimini,sonraki ekleme veya çıkarma öğelerini saptamak, değişim surecini izlemek gerekir.

Toplumsal kurumların geçirdiği değişim sürecine ait bir örneği,oruç ibadeti ile ilgili olarak, Kuran'da buluyoruz.Muhammed orada söyle
diyordu:

« Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.... Allah (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın.»

Burada, kuralları gözlerimizin önünde değiştirilen bir oruç kurumuyla karşı karşıyayız. Anlatımdan anlaşılıyor ki, önceki Ramazanlarda bu ibadet, sadece, gündüz yiyecek-içecek yasağı ile sınırlı bir edim değildi; Ramazan dönemi boyunca, gündüz ve gece, kesin bir cinsel ilişki yasağı da uygulanıyordu.


Eski toplumun 'yeme-içme' ile 'cinsel ilişki' arasında hep kuruyor olduğu bu bağlantıyı ölüm-yas dönemi törenlerinde de ele almıştık. Böylece, bir yandan yeme-içme ile cinsel ilişki yasaklarının; öte yandan uyuma, yıkanma, saç-sakal, tırnak kesme, yüksek sesle konuşma gibi yasakların buluştuğu eski toplumun geniş kutsallık meydanına ulaşırız. Toplumsal kurumlar arasındaki bağlantıları önemsemeyen, hatta yoksayan sosyoloji ekollerinin öğretilerini aşmayı gerektiren bu noktada; eski yasakların tanımlayabileceği bir toplum biçimini ve onun ilişkilerini tarihte var olduğu haliyle tanıma olanağının kapısı da aralanmış olur.

***

Belirli bir takvim çerçevesinde, bir takım yiyeceklerin yeme ve içiminin yasaklanmasına , cinsel ilişki yasağı, saç-sakal kesim yasağı vb. olarak, daha önce “Ölüm Kültü ve Yas Dönemi” yasakları arasında
rastlamıştık.

Bu özellikleriyle 'oruç',sadece Müslümanlara değil,diğer iki din mensuplarına ve hatta bütün eski topluma ait bir kurumdur.

Oruç kurumunun temeli olarak “Nefis kontrolü”, “açın halinden anlama” vb. gibi gerekçeler, elbette, bizim tarihteki sosyal konuları açıklama tarzımıza ait değildir, çünkü eski toplumun davranışlarına yön verenler bu motifler değildi, olamazdı da. Bu tür açıklamaları, ‘Aydınlanmacılığıyla’ ve esrarsız-şarapsız bir Bektaşiliğin var olamayacağını bile görmeden, Haşhaşi dinsel topluluğuna Haşhaş içimini yakıştıramayan “din eleştiri”lerini ‘bilim’ diye hazırlayan ; “ oruç ayı ,nefsimizi de eğitme vesilesi diye bilinir” şeklinde İslama ‘yakınlaşan’ türde yazılar yazan bay Server Tanilli’ler yapsın. (“Hoş geldin, ey şehr-i ramazan)

***

Eski Ahit'in 'yaratılışı’nda, “6 gün çalışan” ve ‘yaratma’ işiyle uğraşan Tanrı, “7. günü”nü tamamen 'dinlenmeye' ayırmıştı. Evreni, Yer’leri, Gökleri, Hayvanları, Yeşillik ve İnsan’ı yaratma gücü de olsa, demek Tanrı yine de ‘dinlenme’ ihtiyacı duymuştu.

Tanrının ‘dinlenme’ye ihtiyacı olup olmadığı ayrı bir
husus…Fakat görmüştük ki,bu ‘dinlenme’ geleneğini İnsanoğlu da alıp,Cuma’yı İslam’da,Cumartesi’yi Musevilikte,Pazar’ı Hiristiyanlıkta uygulamakta duraksamamıştır.

Gelgelelim, Musevi 'dinlenme' günü, aslında hiç de
dinlenme günü değildi: Tersine, Yememe, Ateş yakmama günü idi. Bu dinlenme gününde Museviler aç kalıyor ve sadece ağlıyorlar, ibadet ediyorlardı!

Öyleki Musa’nın Tanrısı, 'Dinlenme gününde çalışanı öldürün!’ diye özel bir emir bile vermişti.

Doğal olarak bu 'çalışmama' günü, aslında 'yememe', Oruç günü, ayin yapma, ağlama, üzüntü günü idi.

Bu 'yememe' günü, İslamda Cuma, Musevilikte, Cumartesi, Hıristiyanlıkta Pazar olarak genelleşmiştir ama,eğer kaybolmamış olsa idi, haftanın 7 gününün, farklı toplum birimlerce, seçilmiş ‘dinlenme’ günlerine ait olacağını görebilecektik. Yine de Hiristiyanlığın bazı kolları içinde, Cuma, Cumartesi ve Pazar dışında farklı günlerine ait kutsiyet bulunduğunu ve o günlerde özellikle seçilmiş bazı yiyecekleri yememe yasakları kalıntıları bulunduğunu biliyoruz.

Demek ki, bu dinlenme günü, tanrısal yaratılışa katılan 7 farklı toplum birimin bulunduğu bir dönemden kalmaydı ve eski toplumun ‘yaratış’ları, toplum birimler arasında karşılıklı insan kurbanların yenilmesi töreniyle gerçekleştiği için, her gün bir toplum birim öteki topluluklara kendi insan kurbanlarını sunuyordu.

Buna karşılık o gün, kendi topluluğu için, kendi topluluk üyelerinin etinin yenmesini, kanının içilmesini yasaklıyordu. Hatta öteki toplum birimlerden aldığı kadınlarıyla bile cinsel ilişkiyi yasaklıyor, tam
bir içe kapanma ve kurban verdiği üyeler için ağıt, af, diliyordu.

Eski toplumun, bu tür değerleri, genelleştiği ölçüde, belirli peryotlara bağlı olarak oruç kurumu sistemleşmeye başlamış görünüyor.

Bir aylık oruç, muhtemelen,12 toplum birimli topluluk
düzenlerinin, bunu, daha sonra musevi, alevi, isacı geleneklerde göreceğiz,bir kalıntısı olmalıdır. Çok somut olarak, Musacı Kudüs tapınak düzeninde, bu tapınağın yiyecek-içecek gereksiniminin, aylık devr-i daim düzeniyle çözüldüğünü biliyoruz.Her ay,bu tapınağın ihtiyaçı bu “12 oğul” topluluktan birisi tarafından sağlanıyordu.Anlıyoruz ki, bu bir aylık periyotta, oraya sunulan insan, çocuk kurbanları bu somut topluluk sağlıyordu. Bu topluluğun, o esnada tapınağa kurban sunan olması, sunulanı da doğal olarak kendisinin yememesi kuralına yol açmaktaydı. Şimdi bile, Türkiye'de "Kürt getirdiğinden yemez!" biçimli bir söz olduğunu biliyoruz. Bu topluluklar “getirdiklerinden yemeyen”ler idi. Bunun başka örneklerini, 'kutsal yaşam yiyecek-içeceği' ve 'ölüm içecek-yiyeceği' bağıntısında kısmen görmüştük.

İnsan kurban döneminden, Bitki-Hayvan toteme geçişle birlikte, yeme-içme yasağı, her topluluğu temsil eden hayvan-bitkilerin yenilme yasağı halini alarak devam etmiştir.

***

Bay Hilmi Ömer, oruç kurumu, “vücutları mukaddes yemeğe hazırlamak için” oluşmuş şeklinde göstermekteydi. Bu tanımlama biçimi açıklanmaya muhtaçtır.

Bay H. Ömer’in oruç kurumunu nasıl değerlendirdiğinden bağımsız olarak, bütün topluluklarda, değişik zamanlarda, bir veya birkaç şeyi yeme veya içme yasağı bulunduğunu biliyoruz. Kutsal dinlerin oruç’u, yeme, içme ve cinsel ilişki yasaklarının zamanla sembolik olarak belli dönemlerde toparlanmış olmasından başka bir şey değildir. Oruç, ‘diyet’ veya ‘vücut sağlığı’na bağlı olarak ortaya çıkmamıştır.

***

Babil döneminden kalma bir tablette, ayın 7'nci, 14'üncü, 2l'inci ve 28’inci günleri Museviliğin Kutsal Cumartesi’sini andıran tarzda bir ‘kötü gün’ tanımlaması ve bu güne ilişkin kurallar aktarılmaktaydı:

“Halkın Ra-Ba’sı ‘Kötü Gün’de
Ateşte kızartılan et yemeyecek,
Elbisesini değiştirmeyecek,
Beyaz elbise giymeyecek,
Tanrıya adak sunmayacak,
Kıral atlı arabasına binmeyecek,
Bağırarak konuşmayacak,
Müneccim kutsal mekanda beddua etmeyecek.
Hekim hastasına el sürmeyecek.
Bir kötülük dilemek ve yapmak yasaktır.
Gece olunca, kıral, tanrılara, dilediği kadar adak-kurban sunacak.”(P. E. DHORME . Choix de textes religieux Assyro-Babyloniens. 1906-Paris, Pages:380-381)

Babil dönemine ait bir başka tablette de şunlar yazılıydı:

“Šamaš’ın tapınağında;

Tanrı Šaggan’a koyun (eti) sunulmayacak.

Sin’in tapınağında;

Tanrı Harru’ya inek (eti) sunulmayacak.

Tanrıça Belet-šeri’ye kuş sunulmayacak.

Tanrıça Ereš-ki-gal’a kuş ve inek sunulmayacak.”

(E.Dhorme.Les Religions de Babylonie....p.226)

**

Bundan sonra İsa, İblis tarafından denenmek

üzere Ruh aracılığıyla çöle götürüldü.

İsa (orada) kırk gün kırk gece oruç

tuttuktan sonra acıktı.

(Matta. 1: 12-13; Luk. 4: 1-13)

Kuran’da, “ırmaktan su içmeme imtihanı”yla ilgili silik bir anlatım, ölülerin ve canlı kurbanların ırmaklara, kuyulara atıldığı daha eski bir döneme ait gibi görünüyor:

“Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca:

Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna, kim ondan içmezse bendendir, dedi.

İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler.

Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince:

‘Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur’, dediler.

Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: ‘Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’, dediler. ”(Bakara suresi)

**

Tanrılar birleşerek,

“E-kur’a saldırmaya cüret eden,

Enlil’e karşı gelen ”

Aggade kentini lanet’lerken şöyle de demişlerdi:

“Boğazlanan öküz yerine kadınların boğazlansın,

Kesilen koyun yerine çocukların kesilsin,

Yoksul, ‘değerli çocuğu’nu sularda boğsun!

(Sümerler,s.93)

**

Eski toplumun,« kutsal tabut, kutsal kazan ve kap-kacak takımı »na ve bunların eski toplumdaki fonksiyonlarına ilişkin bir ritüel anlatımına, farklı ‘Yaratılış’larla ilgili eski versiyonlardan birisinde de rastlıyoruz.

Bu ilahide, Kutsal Kazan’daki ‘kaynar su’ ile çok ilgili bir tanrı olduğunu gördüğümüz Enki, «Birinci ayın 7. ve(ya) 15. günü»nde, «Tanrı İgigi»ler arasından birisinin kurban edileceğini ve Tanrıça Belet-İli’nin de (Nintu’nun da) «kil »i ( ?toprak’ı) kurban edilen «Tanrı İgigi»nin « eti ve kanı ile yoğuracağını » anlatıyordu :

« Böylece,İnsan ile Tanrı’nın ittifaki kil’de (toprak’ta ?) oluşmuş »

olacaktı.

Burada kullanılan « şekil verilmiş balçık » gibi motifsel kavramlara, Kuran’da da rastlamıştık.

Enki’nin bu açıklaması üzerine,törende hazır bulunan bütün Annunaki’ler,hep bir ağızdan,bu kararı onaylamışlar ve « evet /amin » diye bağırmışlardı.Bundan sonra,Tanrılar sofrası hazırlanmaya, davul’lar da çalmaya başlamıştı :

« Duyuldu davul sesleri,

Bir Ruh girdi (kurban edilecek) tanrı’nın şekline,

Haykırdı onun yaşam işaretini ,

İstiyordu ki,unutulmasın (anılarda)

kurban edilecek bu Tanrı !

Belet-İli karıştırıyordu kil’i( ?)

İttifak (akid) yapılsın,

İnsan ile Tanrı arasında diye.

Tükürdüler İgigi’ler bu kil’in üstüne

Büyük Tanrı’lar haline gelebilsinler diye »

Bu tür ilahilerde yer alan özel kavramları tek tek incelemek,eski toplumun gerçek ilişkilerinin tanınması yanında,onların kutsal kitaplardaki izlerinin takip edilmesi için de faydalı olacak ama biz şimdilik İgigi’lerin (bunlar ‘Kara’-‘Yer’le ilgili ‘hizmetkar tanrı’ özelliğindedirler ama,eğer İgigi okunma tarzı doğru ise,kavramın kelime anlamı ‘göz+siyah= Toprağın Gözü ?’ gibi görünüyor ; belki de sadece « Yer’in Elçileri,Kara Gözlemci, ‘kör göz’, ‘Gözü kara’, ‘Cahil’ .. » diye algılamak en doğrusu olabilir,bunlarda din kitaplarının Agog-Magog, Ecüc- Mecüc okumalarını da bulabiliyoruz) kendi aralarından birisi kurban edildiğinde, ‘kil’e tükürme («les Igigu…. crachèrent sur l'argile ») davranışlarına anlam bulmaya çalışmak gerekecektir.

İlahi anlatımında, İgigi’lerden birisi kurban edilmekte; Ateş-Güneş kült temsilcisi tanrılar olan Annunaki’ler bu töreni sevinçle karşılamaktaydılar. ‘Yer’den,‘Kara’lar arasından bir ‘İgügü tanrı’nın kutsal kazandaki parçaları olduğu anlaşılan ‘kil’e , eğer öteki İgigi’ler ‘tükürürlerse’,üst bir tanrı konuma geçeceklerdi.

Bu ritüelde, İgigi-Yecüc’ler, ‘kil’e, kilin olduğu kazana ‘tükürerek’, tanrı sofrasının yiyeceği haline gelen kendilerinden birinin etini, kendi et’lerini, yemeyi red etme davranışını anlatmış olmalılar. Belki, burada, tükürme davranışının temelinde, daha önceki biçimleriyle, eski iç yamyamlık kurallarına dayanarak « kendi kurbanının » etinden önce yeme ve sonra da bu davranıştan pişmanlığı, istiğfar’ı gösterme sembolizmini saptamak daha uygun olabilir. Çünkü, ‘tükürmek’ ve ‘istiğfar’, oldukça kutsi davranışlar olarak,günümüze değin ulaşan dinsel kategorilerdir.

Kurban edilmek üzere öldürülen erken dönemin kutsal varlıklarından Apsu’nun veya Kingu’nun (kıral?) kan ve et’inden, değişik bazı organlarından Tiamat tarafından bir çok ‘yaratılış’ın gerçekleştirildiği rituel anlatımlarında da ‘kil’ veya benzeri kavramlarla karşılaşıyoruz. Bu kavramlar, ‘toprak’, ‘alüviyon’, ‘balçık-kil’ vb. olarak tercüme edildikleri gibi, kömür tozu (poussier) veya toprak tozu, (poussière) vb. biçimlerde de tercüme edilmektedir. Bunlar, muhtemelen, ‘kazan dibi’ çökeltileriyle ve ‘kavurucu ateş’in artığı ‘kül’lerle ilgili olan kavramlardı. Eski toplum,her yanından irin,kan akan cadı’sının eline süpürge vermişse, herhalde, bir cadı’ya yaraşan en uygun işin,onun ‘yerleri süpürmesi’ olacağına hükmetmesinden değil, bu ‘cadı’ların, kurbanı yakan ateşin ve bizzat kurbanın artıklarının temizlenmesi gerçek işlemiyle ilgilerinden ötürü olmalıydı.

Buraya eklemek gerekir ki, bayağı anlamıyla ‘Tükürük’ eğer dinsel alanda bir uygulama, yasak veya gerek konusu olarak ele alınmış ise, Doğu nihilizminin düşünce tarzına aykırı olarak, orada ‘toplumların temiz-pis’ olma vasıflarını değil, eski toplumun kendi kurbanlarıyla olan bir ilişki biçiminin yansıtıcı davranışını keşfetmek gerekir.

Enuma Eliş’te de Marduk, öldürdüğü Tiamat’ın « tükürüğünü » alıyor,onlar ile bu kez « bulutları ? » yaratıyordu. Yezidiliğin ‘tükürük’ yasağında, sunulan kurbanı ‘reddetmemek’, kabul edip yemek davranışını, buna karşılık, kişiyi ‘istiğfar’a zorlayan ve bunu bir tapınım biçimi olarak ele alan dinlerde, sunulan kurbanı reddedip yememek,eğer yemişler ise, bundan vazgeçme tutumunu bulmak gerekecektir. Kutsal kişilerin salya-sümüklerine tapan ; yüzüne tükürülünce yenilmeyeceğini anlayarak tanrıya hamdeden ; yüzüne tüküren hocasında, şeyhinde ; Muhammed’in abdest suyu artığının içiminde, kurtuluş gören insanların dayandığı geleneklerin gerisinde, eski toplumun, böylesine etkili, insan-tanrı kurban eti,kanı ve onu yeme ile yememe davranış tepkilerinin sembolik anlatımları bulunur.

**

‘Yemek’ ve ‘içme’nin kutsal karakterini ve anlamını, Hıristiyanlığın kutsal sofra geleneğini ifade eden son akşam ziyafetinde de bütün saflığıyla görüyoruz.

“İnsanoğlu Tanrı Mesih Kuzu İsa”, « Gök’lerdeki Baba’ya kavuşmadan » önceki akşam, havarilerine verdiği son ziyafette, onlara ‘Kutsal Sürahi’den şarap dağıtmış,

--« için,bu benim kan’ımdır » demişti.

‘Kutsal yiyecek’ten bölüp vermiş,

--«yiyin,bu benim et’imdir » demişti.

Bu kutsal tören, kendinden,3500–4000 yıl önceki Akado-Sammaru atalarının yamyamlık döneminden, insan kanı içme ve insan eti yeme uygulamasından vazgeçme sürecinde oluşturdukları kültür düzeyine ait sembolizmi yinelemekten başka bir değildi. Eski toplum geçen süre zarfında, yamyamlığı, ‘ekmek’e, kan içicilik uygulaması ‘içki’ içme geleneğine dönüştürmüş durumdaydı.

Akkado-Sammaru yazın kaynakları ilk kutsiyet kavramları ile yiyecek-içecek ve cinsel ilişki düzeni arasındaki bağları yeterince gösteriyor. Görece bir uygarlık kategorisi olarak şekillenen ilk kutsiyet kavramlarının,insanın en doğal güdüleri olan yiyecek-içecek ve cinsel ilişki alanlarında,daha eski kuralları aşma sırasında oluşturulan bir sembolizm olarak şekillenmesi anlaşılabilir.Bu sembolizm, ‘uygarlığın şafağı’nda, artık nerede ise, gerçekleşmiş durumda olmalıydı ki, erken Akado-Sammaru topluluklarının anlatımı sırasında karşılaştığımız, «Yer’den Gök’ün, Gök’ten Yer’in» birbirinden ayrıştırılması işlemi bile bir ritüel konusu olarak ele alıyor; «Yer ile Gök » yani Akado-Sammaru toplulukları arasındaki ilişki düzeni, ittifak, tapınaklarda «kutsal ekmek yenmesi» ile sağlanıyordu.

Eski tanrıların kutsal sofraları, bir anlaşma, ittifak ifadesiydi. İki toplum birim arasındaki anlaşmanın aracı olan «yaşam suyu-yaşam içeceği» ve «yaşam yiyeceği-yaşam ekmeği» kavramlarını erken tablet kayıtlarından itibaren tanıyoruz.

Orada bir topluluk için «yaşam yiyeceği ve içeceği» olan olgular, ittifakın öteki tamamlayıcısı bakımından «ölüm yiyeceği ve ölüm içeceği» olarak değerlendiriliyordu. Bu durumda, ‘yaşam yiyeceği’, karşılıklı olarak, aynı zamanda ‘ölüm yiyeceği’; ‘yaşam içeceği’ de, öteki toplumbirim için ‘ölüm içeceği’ idi. Eski toplumda, iyi ve kötü, helal ve haram, yaşam ve ölüm, iki toplum birim arasında zıt ve tamamlayıcı bir özellik taşır.

Bu yandaki toplumbirimde 'yaşam yiyeceği ve yaşam içeceği' karşı yandaki ittifakdaş toplumbirimde 'ölüm yiyeceği ve ölüm içeceği' halini alıyor ise, öyle anlaşılıyor ki,bu tarihsel dönemde artık,taraflar, genel olarak , kendilerine ait ‘diri’ insan kurbanlara dokunmuyor, bunu karşı tarafa sunuyorlardı. Bu aynı yaklaşım, ‘ölü’ insan-ceset yiyicilik’e karşı da, yaklaşık bu dönemlerde ‘ölüm ve mezar kültü’ haliyle ve farklı şekillerde oluşmaya; ‘ölü ruhuna’ yiyecek-içecek bedeli ödeme yoluyla ölü beden’ler satın alınmaya başlanmış olmalıdır.

İgügü-Yecüc-Mecüc’lerin, kendilerinden birisi kurban edildiğinde, bu somut kurbana ‘tükürmeleri’, kabaca bu aşamanın durumu anlatıyor olmalıydı. Kuran’ın, Talut-Calut ordularının ‘nehirden su içme veya içmeme’ konusunda oldukça silik anlatımı da bu hususla ilgili görünüyor. Orada bir bölüm ‘ordu’nun susadıkları halde ‘nehirden su içmeme’leri, içen öteki bölümün ise güçten düşmeleriyle ilgili kıssa, nehir’lere atılan canlı ve ölü bedenlere karşı, ‘yeme-içme hakkı’ ile, ‘yememe ve içmeme uygulaması’ arasındaki zıt tutuma ilişkin eski bir davranış özeti olmalıydı.

Biri (kaynar ve arı?) ‘Su’ ,öteki 'Ateş' ile ilgili olan Ea-Enki ve Anu arasında Adapa’nın başına gelenlerin anlatıldığı bir ilahide, ‘yaşam-ölüm içecek-yiyecek’ ilişkisinin zıtlığını ve aynı zamanda tamamlayıcılığını tam olarak görüyoruz.

Adapa ilahi anlatımda, Eridu’nun Enki-EA topluluğu için « ölüm yiyecek ve içeceği »olanlar, Anu/Enlil topluluğu için «yaşam yiyecek ve içeceği » olarak kavranılıyor olmalıydı. Tel Harmal’da ele geçen bir Adapa versiyonunda, bu, açıkça ifade edilmektedir:

«Eridu'nun oğlu, evladı», «EA’nın oğlu» olarak da tanımlanan Adapa ,«insan soyundan»dı. Enki-Ea tarafından var edilmiş, yani eski kavramlarla, onun 'adı' EA tarafından verilmişti. Eridu’daki ödevi, ekmekçi, fırıncı, kazancı, yemek pişiricilikti. Kısaca ‘mutfak sorumluluğu’ diyebileceğimiz bu kutsal göreve ilişkin kalıntıları, Eski Ahit'in Musa dönemi ve Ehl-i Beyt örgütlenmesinde de buluyoruz. 'Yiyecek'le ilgili bu kutsal görev, ‘kutsal kazan’la da çok yakın bağlara sahip olmalıdır. Ritüellerde kazan başında bulunma ödevi, erken anlatımlarda, sonradan bize 'cadı' ve 'cadı kazanı' olarak da ulaşacak olan bir Tanrıça ödevi idi. Kadın ve erkek sofra ayırımı olarak da tanıyacağımız ayrışma içinde bu ödev, iki toplum birimin karşılıklı evlilik sisteminin gelişmesine ve kadın’ın ‘gelin’ olarak koca toplum birimine ‘gitmesi’ne bağlı olarak, giderek, erkek sorumluluğuna doğru evrilmiş görünüyor.

Adapa, bir gün «Balık avı»da iken,'kayığı'nı «Güney Rüzgârı» devirmişti… Böylece Adapa, o sırada «bir ayna gibi olan deniz»e dalar. Bunun üzerine Adapa, «Güney rüzgarının kanatlarını(kollarını)» kırar. Bu arada Anu (=Samaş, Utu, Sema), bir haftadır (='7 gün') «Güney Rüzgarı»nın ‘esmiyor olduğunu’ fark eder ve bunun sorumlusunun Adapa olduğu ortaya çıkar.

Ateş, Güneş, Gök tanrısı Anu, Adapa’yı bulunduğu yere çağırır. Adapa Anu'nun yanına gitmeden önce babası olan tanrı Ea-Enki ona , Anu'ya olduğu kadar Dumuzi ve Gişzida'nın tutumlarına da dikkat etmesi gerektiğini anlatarak,onu;

‘Ölüm yiyeceği ikram ederlerse yeme,

Ölüm suyu ikram ederlerse içme!’

diye özellikle uyarır.

“Tanrı kâinatı 6 günde yarattı”

Veya

“Tanrı kâinatı Neden 6 günde yarattı”

Tanrı Yedinci Günü Neden Kutsadı?

Her Toplumda Farklı 'Kutsal Gün'ün temelleri

“7. Gün Tatili” ,Oruç’un,Bayram’ın Kökenleri

“7. Gün Tatili” ,Oruç,Bayram...

İsrail’de Şabat…

***