22.01.2008

«Adem’in Yaratılışı»nın ve «Tufan»ın Tarihleri

Saturday, Aralık 15, 2007

Musevi kaynaklarının tarih çizelge takviminde, « Âdem’in yaratılışı » ile ilgili tarihin başlangıç noktası, günümüzden 5768 yıl (veya 5765. yıl ) gibi bir tarih olarak kabul edilmektedir.Her ne kadar Musevi farklı kaynaklar bu rakamları çok somut olarak ilan ediyorlarsa da,bunlara yaklaşık rakamlar olarak yaklaşabiliriz.

Aynı Musevi kaynaklara göre, Eski Ahit’te ele alınan biçimiyle «Tufan »ın da,tam olarak MÖ 2401 yılında gerçekleştiği kabul edilmektedir.

Musevi kaynaklarının, tarihe ilişkin bu çok somut rakam değerlerinin anlamlarını yorumlamak yerinde olacak. Çünkü arkeolojik bulgularla da doğrulanan tarihler, şimdi anlaşılan anlamıyla genel bir ‘Yaratılış’ın değil ama Mezopotamya topluluklarının ilk ittifaklarının ve bu anlamdaki ‘Yaratılış’ın, yaklaşık olarak günümüzden 6000 yıl kadar önce gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor zaten.

‘Tufan’a gelince… Sanıldığının tersine, Mezopotamya toplulukların tarihlerinde, ilahilerin veya dini metinlerin anlattığı ‘tek’ bir ‘Tufan’ yoktur. ‘Tufan’, ‘Kıyamet’, ‘Afet’, ‘salgın hastalık’lar vb. biçimlerine girmiş olarak tanıdığımız bu tür ritüeller, farklı boyutlarda yinelenen, kutsal ittifak toplantıları ve bu toplantılar için ve anısına hazırlanmış insan kurban törenleriydi. Törenlerde kullanılan insan kurban sunum biçimlerine bağlı olarak da, «sel-su »lar baskını ; ‘kar-kış, kıyamet’, ‘yangın’, ‘salgın hastalık’ halini alarak, bize aktarılmışlardı. Gerek ‘sel-su’, ‘deniz taşkını’, ,veya gerek başka tür yıkım biçimleri olsun, bunların son derece somut tarihlerde başlayan ve somut bir süre devam eden ve yine çok somut tarihlerde son bulan özellikler göstermesi bile, bu anlatımların açık takvimsel değerleri, sadece bu nokta bile, anlamsız, 'doğal su taşkını olan Tufan’ yorumlarının yanlışlığı üzerinde düşünmeyi gerektirirdi. Ve aynı zamanda, bir değil, tarihte sayısız 'Tufan'lar gerçekleşmiş olacağının saptanmasını gerektirirdi.

Musevi geleneğinin anlattığı Tufan, bunlardan sadece birisidir ve o anlatıma göre, Nuh, bu somut 'Tufan'dan sonraki yeni döneme, "uzum yetiştiriciliği" ve "şarap üreticiliği" ile işe başlıyor ise, bu tür motifler bizi, ister istemez, ayinlerinde "Üzüm kutsayıcılığı"nı hala sürdüren dini eğilimlerle ve onların tarihteki ataları ile buluşturacaktır.

Musevilerin, anlattığı iste bu erken toplulukların ‘Tufan’ıdır. Ve onların Tufan’ının ‘gemisi’nin 'Cudi dağı’na gelip oturmuş olması, « üzüm yetiştiricisi » topluluk toprakları bakımından hiç de şaşırtıcı olmaz. Bir başka 'Tufan' anlatımında ise 'gemi' Ararat 'dağı’na gelip demir atar, vb.

Eski Ahit'te aktarılan bu somut 'Tufan' için Musevi kaynaklarında ifade edilen gerçekleşme tarihi, MÖ 2100 yılları, Akado-Sammaru tarihinde ,çok somut olarak (2104+2007=) 4111 yıl öncesidir.

***

Akado sammaru kaynaklarındaki anlatım ve ilahilerin, Mezopotamya topluluklarının gerçek tarih iskeleti üzerinde yerleştirilerek yorumlanması çok önemli. Bu çaba içinde de, dikkate alınmasında önemi olan yazılı eski belgelerden birisi de Musevi din kitabi Eski Ahit; onun da « yaratılış », «Mısırdan çıkış » gibi erken dönemlerin ilişkilerini özetleyen kısımlarıdır.

Bu kitaba sadece Musacılığın « tanrı vahiylerinden oluşan» din kitabı olarak yaklaşamayız. Eski Ahit ile Akado sammaru tablet çözümlemeleri arasındaki paralelliklere dünyada ve Türkiye’de dikkat çeken bir dizi çalışma bulunuyor zaten. Daha önce bu konuda sayın Muazzez İlmiye Çığ’ın, genelde fikir veren, bir çalışmasını da yayınlamıştık.

Musevilik hakkında bir dizi çalışma yapılmıştır ama bizim çalışmalarımızda ulaşılan sonuçlar onlardan farklıdır. Musevilik, varlığı boyunca, özellikle Musa döneminde temel dönüşümler geçirmiş olsa da, temel kaynak olarak, gezgin dini görevlilere, «kitabı koruyan»lara dayanmaktadır. Eski Ahit’te, “küçük kardeşini öldüren büyük oğul Kâin-Kabil”, tanrı tarafından « yeryüzünde başıboş dolaşmakla » görevlendirilirken ve «başkaları» onu öldürmesin diye de, bir takım 'işaretlerle' bezenmişti. Bu 'işaret’lerin alında veya başın üstünde dövme, saç kesim biçimleri, başta taşınan takke-kippa, kolda taşınan sargı bezi vb. ile olan ilişkilerine daha önce değinmiştik. Tarihsel gelişmesini izlediğimiz bu « büyük oğul »,önce kurban edilen, giderek hadım kılınan (fallus kült dönemi) ve böylece zamanla, anasının kocasının oğulluğuna geçebilme olanağı elde edebilmiş oğul’uydu; Tanrıya adanarak 'tanrıya ait kılınma aşaması’nda, o 'ilk oğul’un öldürülerek kurban edilme aşamasından "tanrıya köle edilerek" yaşatılması aşamasına geçiş döneminin 'büyük oğul’udur.

Eski kutsal anlatımlarda özel anlamıyla “insan tanrılara hizmet etsin diye yaratılmıştır" gibi ifadelerde anlatılan genel anlamıyla 'insan' değildi; büyük oğul, ilk oğul, kurban edilen, hadım edilen bu 'ilk oğul' olan "Dumu" dur ki, dini anlatımlarda 'Âdem-Adam' kavramı 'Dumu’dan elde edilmiş görünüyor. Bu yüzden de Eski Ahit'te başlangıçtaki 'adam-âdem',özel bir isim haliyle 'Âdem' değil, genel haliyle, bir varlık olarak “insan” haliyle de ele alınır. Eski Ahit düzenleyicileri aradan geçen birkaç binyıllık süre içinde, 'ilk oğul', 'ilk dum’u, giderek 'ilk insan' haliyle yorumlayarak aktarmıştır. Bu bakımdan, Museviliğin 'ilk insan’ın yaratılış tarihi olarak saptadığı bu tarih, eski gerçek Mezopotamya tarihinde, Dumuziler, Gılgamışlar, Enkidumlar vb. olarak karşılacağımız 'ilk oğul', 'büyük oğul’un şekillenmeye başladığı yaklaşık dönem olarak ele alınmalıdır.

Tanrıya ait kılınan, tanrı kulu-kölesi olan bu « büyük oğullar»ın, doğuran kadının "rahminin ilk ürünü" olan erkek çocukların, Musa döneminde, tanrı-tapınak görevlisi « Levililer » halinde örgütlenmesi işlemi; Musa’dan çok daha önce, erken dönemdeki işlemin yeniden tekrarlanmasından başka bir şey değildi.

Musa toplumunun dini Levitiklerinin düzenlenişi,( « tanrıya ait, ana rahminin ilk ürünleri ») erken dönemin, dini görevlilerinin bir bölümünün nasıl örgütlendiği hakkında fikir vericidir. Biliyoruz ki, Yakup’un «İsrael » olarak tanımı da, zaten, « tanrının kulu-kölesi » anlamı taşımaktadır.

Musacılık’ın, Mısır’da, gezgin dini görevli oluşlarına bir kanıt da, bizzat eski Ahit’te, onların Mısır’dan çıkmadan önce, Mısırlılardan altın-gümüş sadaka toplamaları işleminde de görülmektedir:

“Halkımın Mısırlılar`ın gözünde lütuf bulmasını sağlayacağım. Gittiğinizde eli boş gitmeyeceksiniz.

Her kadın Mısırlı komşusundan ya da konuğundan altın ve gümüş takılar, giysiler isteyecek. Oğullarınızı, kızlarınızı bunlarla süsleyeceksiniz. Mısırlılar’ı soyacaksınız.” (Eski Ahit)

Eski Ahit yazarlarının, Tanrı’nın Musevi topluluğa « Mısırlıları soymak » gibi bir görev vermesi haline dönüştürerek üstlendikleri ve aktardıkları bu işlem, büyük olasılıkla, şimdi bile dini görevlilere verilen bağış, sadaka türü bir işlem olmalıydı ve Mısır’lılar, kendilerinin de kutladıkları "ilk oğul kurban törenleri" arifesinde, bu dini gezgin kesime, isteyerek bağış yapmış olmalıydılar. Eski Ahit yazarları, bunu « çalma-çırpma » anlamında soygun olarak gösterirken, kendi gezgin dini çalgıcı-sihirbaz dini görevli olma biçimindeki bu eski özelliklerini gizlemeye çalışmış görünüyorlar. Babillilerinin, Musevileri 'köle kılmalarında',onların genel olarak topraksız bir topluluk olarak varlıklarını binlerce yıl boyunca sürdürebilmelerinde, başlarına gelen Hitler felaketinde ‘kadere boyun eğme’lerinde, bu eski ideolojik çekirdeğin, henüz yeterince değerlendirilmemiş yanları büyük önem taşır.

Musevi topluluğun, öteki dinler bakımından da, ‘kaynak topluluk’, « ilk Kitap ehli », « tanrının seçkin, seçilmiş topluluğu », « tanrının özel kulları » vb. olarak tanınmalarının da temeli, tam da Musevilerin, eski dini mirası, ötekilerden çok daha örgütlü bir tarzda, alıp günümüze taşıyabilmiş olmaları olarak görünüyor.

Daha önce muhtelif yerlerde bahsettiğimiz gibi, modern dünya, Hitit, Asur, Babil hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığı dönemde de, Eski Ahit, bu eski kaynaklara dayandığı ve onları taşıyabildiği için, bunlardan söz edebiliyordu. Dolayısıyla bu kitap, aslında, eski tarihin bir tür aktarım tarzıdır ve bir dizi noktada, daha sonra bulunup çözümlenmiş Akado sammaru tablet çözümlemeleriyle paralellikler taşıması, bizzat, bu Musevi topluluğun da, o belgeleri, zamanla dönüştürerek, günümüze taşımış olmasındandı.Bu kitapların,basitleşmiş söylemlerine değil ama, temel iskeletine “hurafe” demek,sadece Akado-Sammaru ve Hitit tarihleri hakkında tam bir bilgisizlikle mümkün olabilir.

Bu husus, aslında, kavramların ve dini anlatımların soyutlanma sürecinin izlenmesinde; erken dönem anlatımları ile Mö -1200/-900 arasında şimdiki genel biçimlerine erişmiş olması gereken Eski Ahit arasındaki bağlantıların kurulmasında önemli bir noktadır.

« Zaman » olgusu, asıl olarak takvimsel değerine, erken dönemde, iki topluluğun karşılıklı ittifakının başlamasıyla birlikte önem kazanmış olmalıydı. Zaten Enuma Eliş’in başlangıç kısımlarında, tanrıların “yaratılmaya” başlanması sırasında, ele ilk alınan mefhum ve ‘yaratılan’ hususlardan biri de, tam da bu nedenle, « zaman »dı. O dönemdeki « zaman » kavramı «yaz ve kışın » yaratılması olarak ortaya çıkar ki, bunun da « çoban » ve « çiftçi » toplum birimlerinin egemenlik dönemine denk geldiğini biliyoruz. O sıraya ait kültlerin kalıntısını « ilkyaz » (Mart/ Nisan) ve «son yaz» ( Eylül/ Ekim) bayram-karnavalları olarak görüyoruz. Bir dizi önemli dini şahsiyetlerin doğum ve ölüm günlerinin; oruçların, bayramların vb. hep bu dönemlere denk gelmesi, bu nedenle tesadüf değildir. Muhammed’e de 20 Nisan’ı vb. « doğum tarihi» olarak saptamak, eski “Yeni Yıl” temel tarihlerine bağlı bu tür dönüştürmelere bağlıdır.

Babil dönemindeki « yeni yıl »ın da «6–14 Nisan » dönemlerinde kutlandığını ve Enuma Eliş’in bu dönemde sokaklarda, tapınaklarda terennüm edildiğini biliyoruz.

Aralık-Ocak’ın ‘yeni yıl’ halinde ‘ortalama’ alınması, bu eski kült düzenine göre daha yeni bir olgudur ve gelinmesini incelediğimiz « büyük oğul » ile « küçük oğul »un, onların ön biçimi « ikizlerin », giderek «Şeytan ve Adem » topluluklarının (ittifak kurma yoluyla) tekleşmesi sürecinin ürünüdür.

Sayın M.İ. Çığ’ın da, öteki ‘Summer’ uzmanlarının görüşlerine bağlı kaldığı için, çözümleyemediği ve kötü anlamlı “mitoloji” haliyle aktardığı kitaplarında Dumuzi’nin ve İnanna’nın ‘kılıktan kılığa’ giren özellikler göstermesinin nedenleri, ilgili topluluklarda karşılıklı iki Dummuzi ve iki İnanna bulunması, hatta anlatıcının durumuna göre, bazı ilahilerde İnanna ile Dumuzi’nin eşitlenmesinden kaynaklanmaktaydı. Bunun, çiftçi toplum birimin aralarında evlilik yasağı olan İnanna-Dummuzi’si ile Çoban toplum birimin İnanna-Dummuzi’si arasındaki berdel evlilik türünün geçerli olduğu döneme ait olduğuna daha önce işaret etmiştik.

Erken tarihin karşılıklı ittifak döneminin yönetim düzenine yansıyışı 6 aylık devrevi iktidar haliyle yaşanmış olmalıdır. Bu yönetim tarzına « çark-ı felek düzeni» olarak; bir Dumuzi’nin 6 ay « Yeryüzünde », « 6 ay yeraltında » bulunması olarak vb. de karşılaşıyoruz. « Şar » hem 6 aylık devreyi ve hem de «yönetici »yi ifade eden bir kavramdı.

Doğal olarak, bu topluluklar, kendi iktidar dönemlerinin gelişini, başlangıç ve bitiş tarihini giderek çok daha hassas ölçüler içinde takip etmeye başlamış olmalılar. Aynı şekilde, bu tarihlemenin bir ‘başlangıç’ anı, sıfır noktası da bulunuyor olmalıydı ki, « Sümer kıraliyet listesi »nde veya « Eski Ahit’in soy şecere listesinde », bunun böyle ele alınmış olduğunu görüyoruz. Orada farklı rakam değerleri kullanılmış olması ve eski rakam değerlerinin on binlerce yıllık süreler halinde farklı şekillerde çözümlenmesi, konumuzun özünü, yani Akado-Sammaru tarihinde zaman ölçülerinin birim olarak oldukça titiz bir şekilde kullanılmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor.


«Yaratılış»tan Tufan’a..
«Adem’in Yaratılışı»nın ve «Tufan»ın Tarihleri
Sümer Oluşumu ve Larsa Kıraliyet Listesi...
Erken Dönem Kırallar Listesi
Erken Dönem Kırallar Listesi-2
Erken Dönem Kırallar Listesi-3
Erken Dönem Kırallar Listesi-4
Mezopotamya Erken Dönem Kırallar Listesi