Ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ateizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.02.2013

Kurban ve İsa'nın vaftizi...

Musa kanunlarında, “çiğ veya haşlama olarak değil; bütün halinde, kemikleri kırılmadan, kızartılarak, savaş kıyafet ve araçlarıyla donanmış olarak, gece yarısında yenilmesi gereken” koyun veya keçi kurbanının, Tanrı tarafından, İsrael topluluğunun ‘ilk oğul’larının yerine geçmek üzere, yeni yıl bayramı olarak yasalaştırıldığını görmüştük.

İnsan, hayvan ve bitkilerin ‘ilk ürün’leri, Eski Ahit’te Tanrıya ait kılınmıştı. Bu topluluk, ‘ilk ürün’ü doğrudan doğruya ‘yakma sunusu’ olarak ya Tanrıya sunacak veya insanın, hayvanın, bitkilerin ‘ilk ürün’ünü kullanmak istiyor, canlı bırakıyor ise, bunun değerini, karşılığını, diyetini, bir başka sunu, kurban olarak Tanrıya ödeyecekti. Adem ve Havva’nın çoban ve çiftçi oğullarının, ilk kutsal edimlerinin, kendilerine ait hayvan ve tarım ürünlerinin ilk ağızlarını, 'ilk ürün’lerini Tanrı sunağına getirmeye başladıklarını biliyoruz. Fakat elbette, Eski Ahit’te, Habil ve Kabil’in hayvan ve bitkilerinin ‘ilk ürün’lerinin sunusu halini alan bu uygulama, eski toplumun yamyamlıktan uygarlığa ilerleme süreci içinde ulaşmış olduğu ve daha o zamandan, toplum birimlerin, eski, doğrudan karşılıklı yükümlerinin ortak bir Tanrı aracılığıyla sağlanmaya başlanmış olduğu dönemi ifade ediyordu. Günümüze daha çok hayvan kurbanı haliyle aktarılan bu kurum, insan kurbanından başlayan, hayvan ve bitki sunumu olarak devam eden bir sürecin parçasıydı.

Eski toplumun, yamyamlıktan uygarlığa geçişini ‘totem’ kurumunun ortaya çıkması sağlamıştır. Bay Freud’ün “nasıl ortaya çıktığını bilmediğimiz  kutsal kurum” olarak adlandırdığı hayvan ve bitki totem sistemi, başlangıçta hepsi yenecek özellikli olan ve insanın yerine geçirilerek, böylece insanın kurban edilmesini ortadan kaldıran hayvan ve bitkilerden oluşur. Bu bakımdan eski toplumun önünde eğildiği, kutsal kabul ettiği, taptığı hayvan veya bitki totemler, yamyamlığın önlenmesinin kurumları idi.
“Öküz, koyun, balık, keçi, eşek, domuz...”  adıyla anılan bir toplum birim veya bu totemlerin aidi birey, kendisinin kurban edilmesinin yerine, bu hayvan veya bitkileri önce karşı toplum birimlere ve giderek onların tümü yerine sadece Tanrılara sunarak eski yükümlülüklerini yerine getirmiş oluyordu.

Sümer yaratılış anlatımının insan, bitki ve hayvanların yaratılması üzerine olan bölümlerinin anlattığı ‘yaratılış’, bu toplulukların totem hayvan ve bitkiler adıyla anılmaya başladığı ’yer değiştirilme’ dönemi olmalıdır.

Sunulan kurbanın türü, cinsiyeti, rengi veya yaşına ilişkin kurallar, ilgili kurban sunumunun kaynaklarına ilişkin de bilgi parçaları taşır. Kurbanın ‘eksiksiz’ olması, güneşin bulunduğu (gündüz) veya güneşin bulunmadığı (gece) sunulması gibi ayrım noktalarının yanı sıra kurbanın hazırlık ve tüketilme biçimi, bizi eski toplum yamyamlığının farklı özelliklerine, dolayısıyla farklı aşamalarına taşır. Musa’nın Tanrısının, kurbanın ‘çiğ' ve haşlama’ olarak yenilmesini yasaklaması nedensiz değildi. Ona göre bu kurban ‘kızartılarak’ yenilebilirdi ve eğer artmış ise, bu da aynı gece aynı ateşte yakılarak tüketilmeliydi. Burada bir ‘yakma sunusu’ ile karşı karşıyayız.

Ateş kültünün etkili olduğu bölgelerde, ateşten atlama, ateşte yürüme, ateş yeme, ateş söndürme gibi görenek kalıntıları, insan kurbanın ateşte kızartılarak yenildiği bir yamyamlık dönemine işaret eder. Bireyin ateşle arınması, ateşle vaftizi, böyle bir yamyamlık ve onu takip eden bireyi ateşe atarak kurban etme döneminin son derece soyutlanmış dini terimlerle anlatılmasından başka bir şey değildir. Hıristiyanlıkta suçlunun ateşe atılarak yakılması, ölen bireyin cenazesinin ateşte yakılması geleneği de ateş kültü döneminden kalmadır.

Ateş kültü ve kurbanın ateşte kızartılması kuralı, ‘su’ merkezli kurban sunumunun karşıtı olarak Sümer başlangıç topluluklarından itibaren ayrıştırılmış görünüyor. Ateş ve su iki karşıt öğe olarak ayrıştırılmıştı. Anlaşılıyor ki, ’Su’ öğesi, Apsu, bu topluluklarda ‘yer’in, Enki’nin himayesindeydi. Ateş kültü ise, Gök’le özdeşleştirilmişti. Enlil, ateş ve göklerin temsilcisi gibi algılanıyordu. Kuran’da Adem’in Yer’den, şeytan’ın Ateş’ten yaratıldığının düşünüldüğünü görmüştük.

Su (Apsu, Abzu), Sümer adı verilen topluluklarda ‘yaratılış’ sürecinin ‘ilk öğe’si gibi ele alınmış görünüyor. Enki’nin Apsu tapınağı Eridu’da idi ve bu yerleşim en eski Sümer yerleşimi değilse de, en eskilerden biridir. Bay Kramer Abzu’yu ‘ilksel deniz’ olarak niteler; Sümer yaratılış anlatımına göre ‘gök ve yer’i ortaya çıkaran bu ‘ilksel deniz’di. Eski Yunan felsefesi, Thales aracılığıyla, yaratılışın ‘ilk öğesi’nin ‘sular’ veya ‘deniz’ olduğunu ileri sürdüğünde, kavram olarak yeni bir şey söylenmiş değildir. (1)

Eski Ahit, ’yer ve gök’ün yaratılmasından önce Tanrının ruhunun sularda dolaştığını yazarken eski Sümer yaratılış ilahisine dayanıyor olmalıdır. Tufan yapacak Tanrı(lar) da, insan, hayvan ve sürüngenleri mutlaka “suda boğma” yoluyla cezalandırmaya karar vermişlerdi. Sümer ve Babil Tufan anlatımlarında,  “3 katlı gemi”nin yüzdüğü ‘okyanus’ bu Abzu idi.

Eski Tufan anlatımlarında ‘seller’, ’sular’ değil, çok somut olarak Eridu’daki Abzu tapınağı söz konusu ediliyor; Utnapiştim (Nuh) , EA’nın yanına, Eridu’ya, Abzu tapınağına gitmek istiyordu. Anası ilk oğlu Musa’yı da bir sepet içinde, yine sulara, Nil nehrine bırakmıştı. İslamın bütün cennet tanımları, altından ırmaklar geçen bir alan olarak resmedilir. Buna karşılık bütün cehennem tanımlarında ateş’in yanı sıra ‘kaynar su’ bulunur. Kısaca ’Su’, kutsal bir unsur olarak eski anlatımların hepsinde yer almaktaydı.

Eski yazılı yasalarda ırmak, “Nehir” yani “Tatlı su” bir cezalandırma ve aklanma aracı olarak kullanılıyordu. Gılgamış, nehire atılmış ölüler görmüştü. İlyada’da Patraklos’un anısına menderes nehrine atılan canlı hayvan ve insanlar kurban edilmişti. Enlil ve Enki’nin cinsel ilişki kurdukları genç kızlar, önce kutsal ‘saf ırmak’ta yıkanmış olmalıydılar. Bütün kutsal evlilik törenlerinden önce Tanrıça veya onun yerine geçen rahibe kutsal yıkanma töreninden geçmek zorundaydı.

Su ile ‘arınma’ kutsal edimlerinde fiziksel bir temizlenme söz konusu değildir. İslam’da da, suyun bulunmaması halinde “toprakla abdest” alınması hükmü, hem eski Sümer geleneğinin toprak-su ikilisinin ilişkisine dayanmakta ve hem de, abdest’in fiziksel temizlik olarak değil, su ile arınma, vaftiz olarak ortaya çıkmış olduğuna işaret etmektedir. (2)

İslam’da zemzem, Hıristiyanlıkta vaftiz suyu, içme ve arınma özelliklerini barındırmaktadır. İlyada’da ziyaretçi, her şeyden önce evin erkek veya kadını tarafından bütünüyle yıkanmalıydı. Lut, melek misafirlerinin ayaklarını yıkamaya önem vermişti. Vatikan papası, TV’lere yansıdığı şekliyle, öteki rahiplerin ayaklarını kutsal su ile yıkayıp öpmüştü. ’Gelin-damat hamamı’, düğün öncesi arınmanın toplumsal göreneklerde devamı olarak da yaşamaktadır. Ortaya çıkış gerekçeleri bakımından ‘su’ burada, fiziki bir temizlik öğesi olarak ele alınamaz. Ölen bireyin, yakılacak bile olsa, soğuk, ılık veya kaynar su ile yıkanması kuralı, ölü yamyamlığının eski biçimlerini veriyor ise, abdest, vaftiz, ırmaklara ilişkin yasaklar, gelin –damat hamamları vb. de, bireyin suya atılma, suda öldürülme, ırmakta sembolik olarak ölme ediminin bir göstergesi olarak ele alınmalıdır. (3)

Su ile arınma, vaftiz, Mezopotamya eski toplumlarında o denli önemlidir ki, ”baba-oğul-kutsal ruh” özelliklerini üzerinde toplamış İsa Mesih bile, peygamberlik veya Tanrılık özelliğini tam olarak, ancak Şeria nehrinde Yahya tarafından vaftiz edildikten sonra kazanabilmişti:

“Bu sırada İsa, Yahya tarafından vaftiz edilmek üzere Celile'den Şeria Irmağı'na, Yahya'nın yanına geldi.
Ne var ki Yahya, "Benim senin tarafından vaftiz edilmem gerekirken sen mi bana geliyorsun?" diyerek O'na engel olmak istedi.

İsa ona şu karşılığı verdi:
"Şimdilik buna razı ol! Çünkü doğru olan her şeyi bu şekilde yerine getirmemiz gerekir. "

O zaman Yahya O'nun dediğine razı oldu.
İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve İsa, Tanrı'nın Ruhu'nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü.

Göklerden gelen bir ses,
 "Sevgili Oğlum budur, O'ndan hoşnudum" dedi. ”(Matta. 1: 9-11; Luk. 3: 21-22)

İsa’nın nehirde vaftizi, peygamber-Tanrı olarak ‘müjde’yi duyurmak yolunda yerine getirilmesi gereken yükümdü. 40 günlük oruç dönemi ve şeytan tarafından denenmesinden sonra hemen ‘müjde’sini duyurma çalışmasına başlayacaktır. (4)
İsa’nın Şeria nehrinde vaftizi ile Ganj’da budist erkek ve kadınların vaftizi aynı temel gerekçelere sahiptir: Bireyin su aracılığıyla, su kullanarak kurban edilme eyleminin sembolik yerine getirilişi..!

Safa Kaçmaz
Paris, 20.01.2005


(1) Bu konu felsefe tarihi ve materyalist felsefe yönünden de hayli ilginçtir. Avrupa aydınlanma çağının düşünürleri, eski Yunan felsefesinin ‘arkhé’sinin ‘su’, ’ateş’inde, maddecilik görmüşlerse de, hiç olmazsa, bu kavramların eski Sümer yaratılış anlatımlarının da temel kavramları olduğu unutulmamalıdır. Öyle ki, İslam bile insanın ‘su’dan, şeytanın ateşten yaratıldığını söyler. Bu bakımdan kavramların hangi içerik taşıdıklarının büyük önemi vardır.

Eski Yunan felsefesinde yer alan her şeyin ‘kaos’, ’su’ veya ‘ateş’ten yaratıldığı fikrinin kaynakları Hesiod üzerinden aktarılan ve artık idealize olmuş eski Sümer yaratılış anlatımlarına dayanmaktaydı. Sümer kaynaklarının bilinmediği bir dönem için bu yaratılış anlatımlarının Hesiod ve öteki eski Yunan düşünürlerine ait olduğu sanılabilirdi. Burada ilginç olan bir nokta da V. I. Lenin’in, neden Thales’in ‘su’-‘deniz’ ilk öğesinde değil de, ’ateş’ ilk öğesinde materyalizm keşfetmiş olmasıdır.

(2) “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız vakit, yüzlerinizi, dirseklere kadar; ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip topuklara kadar ayaklarınızı (yıkayın). Eğer cünüpseniz tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz veya biriniz hacet yerinden gelmişse ya da kadınlara dokunmuş olup da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin, niyetle o topraktan ellerinize ve yüzlerinize sürün. Allah'ın muradı sizi sıkıntıya koşmak değildir; fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz. ”(Maida suresi)

Burada, ister toprak, ister su ile olsun abdestin, bir fiziksel temizlenme olarak değil, arınma eylemi olarak ele alındığı onun gerekçelendirilmesinden de anlaşılıyor. ”Hacet yerinden gelmiş olmak” ile ‘kadına dokunmak’, ’osurmak’ vb. de ‘abdest yenileme’nin gerekçeleri arasındadır.

(3) Kuran’da, ırmaktan su içmeme imtihan anlatımı, ölülerin ırmaklara, kuyulara atıldığı daha eski bir döneme ait gibi görünüyor:
“Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah'ın huzürüna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler. ”(Bakara suresi)

(4)   “Bundan sonra İsa, İblis tarafından denenmek üzere Ruh aracılığıyla çöle götürüldü.

İsa kırk gün kırk gece oruç tuttuktan sonra acıktı.
O zaman Ayartıcı (şeytan) yaklaşıp, "Tanrı'nın Oğlu'ysan, söyle şu taşlar ekmek olsun" dedi.

İsa ona şu karşılığı verdi: "'İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, Tanrı'nın
ağzından çıkan her sözle yaşar' diye yazılmıştır. "

Sonra İblis O'nu kutsal kente götürdü. Tapınağın tepesine çıkarıp,
"Tanrı'nın Oğlu'ysan, kendini aşağı at" dedi, "Çünkü şöyle yazılmıştır:
'Tanrı, senin için meleklerine buyruk verecek. '
'Ayağın bir taşa çarpmasın diye
Seni elleri üzerinde taşıyacaklar. '"

İsa İblis'e şu karşılığı verdi: "'Tanrın Rab'bi denemeyeceksin' diye de  yazılmıştır. "

İblis bu kez İsa'yı çok yüksek bir dağa çıkardı. O'na bütün görkemiyle dünya ülkelerini göstererek,

"Yere kapanıp bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim" dedi.
İsa ona şöyle karşılık verdi: "Çekil git, Şeytan! 'Tanrın Rab'be
tapacak, yalnız O'na kulluk edeceksin' diye yazılmıştır. "
Bunun üzerine İblis İsa'yı bırakıp gitti. Melekler gelip İsa'ya hizmet
ettiler. ”
(Matta. 1: 12-13; Luk. 4: 1-13)








22.03.2009

Erdoğan Aydın ve Kaba Ateizm !

Erdoğan Aydın, Bilimsel Ateizm Alanına Doğru Yürüyebilecek mi?




Aşağıda, Erdoğan Aydın'a yönelik uzun zamandır sürdürdüğümüz eleştirilerden bir bölüm ve onun, anlaşıldığı kadarıyla Muazzez hanımın yargılanması sırasında yayınladığı, bir makalesinin özeti yer alıyor.


Geldiğimiz noktada, ben, Erdoğan Aydın'ın “İslamiyet ve Bilim” adını verdiği o kaba ateist, bilimsel temelden uzak, “din” denilince bundan bir “hurafeler toplamı”nı anlayan, "Sümer"lerden ve genelde eski toplumsal tarihten oldukça bihaber " bilimsel din araştırma"sının, artık “yeni baskı”larını yapmamasını bekliyorum.


Çünkü, "Sümer Tabletleri" makalesindeki yaklaşım, eğer devam ettirilirse, "İslamiyet ve Bilim" dediği kitapların yaklaşımını reddetmekle sonuçlanmak zorundadır.

İçtenlikle umuyor ve diliyorum ki, "bir dost, bir kardeş" olarak Erdoğan Aydın, bilimsel ateizm yönünde ilerlesin!


Safa Kaçmaz.





**

Tanrı Kâinatı (Neden) 6 Günde Yarattı...



….

Eğer, Turan Dursun, Erdoğan Aydın, Server Tanilli, İlhan Arsel gibi yazarlarımız, eski dinsel metinleri Mezopotamya erken topluluklarının yaşam biçimleri ve onu anlatan tarihleriyle bir parça bağ içinde ele alabilme yeteneği gösterebilmiş olsalardı, Eski Ahit’te, Tanrının evreni niye ille de “6 gün” takvim değeri ile yaratmış olduğunun anlatılmış olabileceğini; aynı tanrı bir Tufan yaparken, neden "Yarattığı insanlar”la birlikte “hayvanları, sürüngenleri, kuşları da Yeryüzü’nden silip atacağım” demiş olabileceğini bir parça sorgulayabilirlerdi.


Bu kalıpsal deyimlerde Tanrı’nın neden ille de “Yeryüzü” vurgusu yaptığını bir parça düşünebilirler; Tanrı’nın, basit bir şekilde “onları yok edeceğim” demek yerine “Yeryüzü’nden silip atacağım” demiş olmasının üzerinde düşünme kapısını aralayabilirlerdi.

Erdoğan Aydın’ların bu alandaki cehaleti, “Din” üzerine yazdığı yazılarda bol bol “cehalet” eleştirisi yapmakla, maalesef ortadan kalkmış olmuyor.








**
Yaratılış Bilmecesini Çözmek !





Dinsel gelişmenin önüne geçme çabasında, din’lerin eski kaynaklarını tanımak bugün çok daha önem kazanmaktadır..

Eski ‘Yaratılış’ ilahilerinde yer alan , ‘tatlı su-tuzlu su’, ‘aşağı-yukarı’,‘ışık-ateş’, ‘gece-gündüz’, ‘aydınlık-karanlık’ gibi kavram anlamları açığa çıkarıldığı ölçüde, şimdiki dinlerin ‘yaratılış’ anlatımlarının, erken Akado-sammaru topluluklarının karşılıklı tarih ve karşılıklı ilişki düzeninin farklı anlatım tarzlarına dayandığını artık görmeye başlamış bulunuyoruz.



Bu ilahilerde ,‘Yeryüzü’ ve ‘Gökyüzü’ kavramları da öylesine somut, elle tutulan ve doğal bir şekilde ele alınır ve anlatılır ki, o anlatımlarda, Gökyüzü’nden bahsederken birden bire Kazma’ya geçmek hiç bir anormallik yaratmaz.

Çünkü, burada sözü edilen Gök ve Yer, Akkado-sammaru toplulukların bir öteki tanımı, bizzat kendileriydi."Yukarı Mezopotamya" ile "Aşağı Mezopotamya" topraklarının bir tanımlama türüydü. ‘Kazma’ ise, Türkiye’de şimdi bile eğitilmemiş bir kişiyi tanımlama deyimi olarak kullanılır ; dolayısıyla 'kazma', Gılgameş’in ikizi, rakibi, ittifakdaşı Çiftçi-köylü Enkidum’un bir anlatım biçimi, Adem'in çiftçi olan varyantı, yani eğitilmemiş bir "insan" tanımıydı. Belki de bu nedenle, burada anlatılan Adem "yaratıldığı" sırada "gözü kapalı"ydı ve henüz "bilgelik" kazanıp "gözleri açılmamış"tı. Kelime anlamıyla "karagöz", yani gözü kapalı, cahil, kaba-saba birisi idi. “Çoban” ve “Çiftçi” arasındaki atışma ve çelişmelere, bütün eski kaynaklardan itibaren rastlanır.

Avrupa’nın ‘Aydınlanma’ döneminin en ünlü eski beyinlerinden günümüzün din ve doğu uzmanlarına kadar herkes (yakın zamana kadar hepimiz ) bütün bu eski dinsel anlatımlarda, erken Mezopotamya toplumlarının gerçek tarihini bulmak ve aramak yerine, onlarda sadece ‘efsane ve-ya uydurma’ keşfedebilmişlerdi. Eski İlahilerin ve onlara dayanan Tevrat veya Kuran’ın, ‘cahil eski toplum’ tarafından nasılsa üretilmiş bu tür efsane ve-ya uydurma’lara dayandığına yönelik böyle bir kör inanç, Türkiye kamuoyunda uzun yıllar önce Turan Dursun tarafından, din’i İslam’la eşitleme eğilimi halinde de yansıtılmıştı. Turan Dursun'un bu "samimi çabaları"nın, sonuçları itibariyle önemli teorik tahribatlar yarattığını artık ortaya koymak gereklidir.

Şimdi Erdoğan Aydın gibi yazarlar tarafından sürdürülen bu genel çizgi, ‘Akkado-sammaru’ tarihinden, Enuma Eliş’ten, eski tabletlerdeki dinsel anlatımlardan, eski toplumun örgütlenme ve ilişki tarzlarından tamamen bağımsız bir ‘İslamiyet’i ‘Bilim’le karşılaştırma çabası içinde ‘cilt’leri doldurmaktadır. Boş laflar yazmanın örneğidirler bu ciltler. Fakat, Tevrat’tan bağımsız bir Kuran; Enuma Eliş’ten bağımsız bir Tevrat, bilimsel bakımdan incelenemez.

Bu, temel bir metot konusudur ve Erdoğan Aydın gibi "aydınlanmacı" ve "bilimci"ler işte özünde bilim karşıtı metotlarla böyle bir güya "ateist" mücadele yürütüyorlar.



Erdoğan Aydın, bu alanda eğer bir parça araştırmaya yönelirse, daha ilk anlarda, İslam’ın çerçevesi ve deyimleri içindeki ‘mantık’ alanında kalarak oluşturduğu cilt’ler dolusu kitap sayfalarının, bölümlerinin adım adım anlamsızlaşıp yürürlükten kalkmak zorunda olduğunu görecektir. Umalım ki o, bunu bizzat kendisi görsün…

Kuran’ın tanrısı, anlatıma göre, Gök ve Yer bitişik iken onları birbirinden ayırmış ve ‘yaratılışı’ böyle gerçekleştirmiş ise, artık biliyoruz ki, bu temel kavramların yer aldığı erken ilahiler Enlil dönemlerine aitti ve Muhammed’den en az 4000 yıl öncesinde sözlü ve daha sonra da tabletlerde yazılı olarak bulunuyordu. Böyle bir durumda, Erdoğan Aydın'ların yaptığı gibi, "Yerin Gökten ayrılması" sözleri üzerinden sadece Muhammed’e vurarak İslam’ı eleştirmek ve yapılan bu işi de, "din eleştiriciliği" olarak farz etmek, oldukça çocukça bir çabadır ve bilinçlenmek isteyen kitleler bakımından ise hedef saptırıcıdır.

Erken ilahide şöyle deniyordu:

« Nimetlerin gerçek yaratıcısı,
Kararları değiştirilemeyen Efendi,
Topraktan ülkenin tohumunu filizlendiren Enlil,
Yer’den Gök’ü ayırmayı düşündü,
Gök’ten Yer’i ayırmayı düşündü.

Ortaya çıkan varlıkların büyümesi için,
“Gök ile Yer’in Kemiği”nde (Nippur) ... Yaydı.
Kazma’yı var etti, ‘Gün’ü yarattı,
Emeği gösterdi, yazgıyı belirledi,
….
Efendi Kazma’yı çağırdı, kaderini belirledi…»

(Kramer,Sumer Mitolojisi,Kabalcı,s.103)


Bu tür örnekler, ‘Gök’ ,‘Yer’, ‘kazma’ gibi eski ilahi temel kavramlarının, erken dönemlerde belki bir başka anlamda kullanılmış olabileceğine dair,herkes için uyarıcı işaretler olmalıydı.



Gelgelelim, ister dini inanca sahip olsun, olmasın; ilahiyatçı, tanrıtanımaz, ‘aydınlanmacı’ ve takipçi Doğu nihilistleri,‘Yer ve Göklerin yaratılması’, ‘birbirinden ayrıştırılması’ vb. konularında Eski Ahit’in kahin ve rahip yorumlarına kendilerini öyle kaptırmışlardır ki,düşüncelerinde, tabletlerin belki bir başka konuyu anlatmış olabileceğine ait bir kuşku izi bile taşıyor görünmezler...


Oysa Erdoğan Aydın , ‘bilim’de ‘kuşku’nun yerini Hançerlioğlu sözlüklerinden yaptığı aktarmalarda ne de güzel yineleyip duruyordu…


**

Dinlerin Eleştirilmesinde Yöntem ve İçerik-8



….

Dinsel inançların erken kökenleri söz konusu olduğunda, sanki, farklı dinler sadece birbirlerinden çalınmış bazı anlatımlara dayanıyormuş gibi, “İslam, Musevilik ve Hiristiyanlık..” denilerek bir genelleme yapılmasına karşı çıkıyoruz.



Anımsayacağımız gibi, bu tür hatalı genellemeleri yapan Erdoğan Aydın, Turan Dursun gibi yazarlarımıza, hatta sertçe, eleştirilerde bulunuyorum.


Mesela Erdoğan Aydın, “Yaratılış” anlatımını kast ederek, “Bu rivayeti İ.S. 6 yüzyıl Arabistan koşullarında akılda kaldığı haliyle yineleyen Kuran…” (İslamiyet ve Bilim. S.89) derken aynı temelsiz, tahlil yoksunu, din’leri toplumsal temellerinden kopararak “Din hurafedir ve birbirinden çalma anlatımlardır” anlayışının yansıması olan sözleri bir kez daha yinelemiş olur. Oysa, her eski dinsel anlatımda, “yaratılış” ayinleri farklı biçimlerde yaşanmıştı ve işte bu nedenle de farklı bir şekilde aktarılıyordu. Eski Ahit’te birden fazla “Yaratılış” anlatımının; Kuran’da ise birden çok “yaratılış maddesi” bulunuyor olmasının nedeni buydu. “Kutsal Kitap”ların “varlık”larının ,“Su”dan, “Toprak”tan, “ol sözü”nden, “kan pıhtısı”ndan, “çamur”dan ; “yumurta”dan vb. meydana gelmesinin nedeni, anlatıcı peygamberlerin mantıksızlıkları değil, kendilerinden önceki farklı toplulukların bu tür farklı yaratılış anlatımları bulunmasıydı. Onlar, değişik anlatım veya ilahilerin giderek kaynaşmış bu farklı “madde”lerine ister istemez kendi anlatımlarında yer vermek zorunda kalmışlardı.



Kaba bir karşılaştırmayla bile, “Deveyi haram” addeden Musevilik ile “deveyi en makbul kurban kabul eden İslam” arasında tek yönlü bir çalıntı, “anımsama” olduğu edebiyatının boşluğu görülebilir. Bu tür yaklaşımlar, Erdoğan Aydın türünde yazarlarımızın dinleri uydurmalar toplamı görmelerinden ve aslında dini edebiyatın kökenlerini tanımamalarından kaynaklanıyor.



…….


**
Safa Kaçmaz 2008 TÜYAP Kitap Fuarında





‘Sümer ve Akad’ ilahilerinde ve dolayısıyla

Tevrat, İncil ve Kuran’da yer alan temel dinsel kavram ve anlatımların

“yeni bir okuma tarzı” ile ele alınması!



Tarih temeline oturtulmuş bu yeni okuma tarzı ile

İ. Arsel’lerin, T. Dursun’ların, Erdoğan Aydın’ların, M. Belge’lerin,

‘bilim’ veya Ateizm adına yazdıkları ,

artık genellikle,

‘içi boş kağıt’ ve ‘aydınlanmacı hurafe’

halini almaktadır!
**
Yaratılış Bilmecesini Çözmek !
Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-3
Dinlerin Eleştirilmesinde Yöntem ve İçerik-8
TÜYAP Fuarında Buluşma ve İmza Günü (2008)
Eski Toplumdan Kuran’a Ulaşan İzler
'Taşlayarak Öldürme' Ve İnsanbilim!
TÜYAP Fuarında Buluşma ve İmza Günü (2008)
Aydınlanma Konferansı'nda Erdoğan Aydın-1
***



Çivi Çiviyi Söker!

Sümer tabletleri

Erdoğan Aydın

…..

Farklı renk ve gerekçelerle kılıflanan muhafazakârlığın tüm ülkeyi kuşattığı bir atmosferde en son başardığımız şey de, 92 yaşındaki yüz akı bir bilim insanımızı, Muazzez İlmiye Çığ'ı yargılamak oluyor.

KUTSAL KİTAPLARIN KAYNAĞI

Bir Sümerolog olarak Çığ, 75 yaşına kadar biriktirdiklerini, popüler kültürümüzle harmanlayarak bizimle paylaşmaya karar vermişti. İyi ki de vermişti; çünkü biz de bu sayede dinsel söylenceler ve Batı kültürünün temelindeki Sümer birikimini görme şansı elde edecektik.


Kuşkusuz bu temellere ilk işaret eden o değil; bu noktada Samuel Noah Kramer başta olmak üzere başka Sümerologların önemli katkısı var. Ancak onların bilim dünyasına kaynak olarak sunduğu bilgilerin, önyargılarla şekillenen popüler kültürümüzü de değiştirmesi, sıradan insanın elinde maddi bir güce dönüşmesi için yapılması gereken daha pek çok şey vardı. İşte Çığ'ın yöneldiği alan tam da bu gereksinimin karşılanmasıydı: "Çivi Çiviyi Söker" adlı söyleşisinin başlığındaki gibi, çivi yazılarının çözümünden başlayan o çok ince işçilikten, kafalarımızın paslı çivilerini söken bir fikir işçiliğine atlamıştı. Üstelik bu işe sadece çevirmen-yorumcu olarak değil, bizzat Çiviyazı metinlerin dilini çözen bir aydınlanma işçisi olarak katılacaktı. S. N. Kramer'in öğrencileri olarak, arkadaşı Hatice Kızılyay ile birlikte, İstanbul Arkeoloji Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi'ndeki Sümer edebiyatına ait 1400 tabletin çözümünü sağlayacaktı. Ancak onun özel katkısı, bunların ötesinde söz konusu metinlerin günümüz ve özellikle kutsal metinlerle olan ilişkisini daha geniş bir kapsamla aydınlatmak olmuştur.

Yayınladığı çalışmalarıyla Çığ, pek çok dinsel söylencenin ilk kaynağının Sümer yazıtları olduğunu, kutsal kitapların bunları Sümer'den devşirdiğini kuşkuya yer bırakmayacak bir netlikle gösteriyor. Bizzat Adem efsanesinin bile, insanlığın geldiği o aşamadaki anlam ihtiyacının ürünü olarak insani-dünyevi bir yaratı olduğunu ve bu yaratının da bizzat Sümerlere ait olduğunu gösteriyor (Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, s.35).



Çığ, Sümer kültürünün, sadece Yaratılış konusunda değil, başta örtünme, Tufan, cennetten kovulma, Eyüp, Lut, İbrahim olmak üzere diğer pek çok konuda da kaynak kültür olduğunu gösteriyor. Ayrı bir kitap olarak incelenen "Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre İbrahim Peygamber" adlı çalışma ise İbrahim'e dair elimizdeki en ciddi kıyaslama ve bilgilendirme çalışması.

Kutsal kitapların gerçekte Sümerlerin anlam dünyasını taklit ettiğini, böylece tanrısal olduğunu sandığımız pek çok şeyin insani-dünyevi bir üretim olduğunu öğrenmiş olduk ondan. Bütün bu bulguların vardığı yargı ise, gerçek ve biricik yaratıcının insan, onu yaratıcı kılan biricik faktörün de maddi koşullar olduğu ve tabii bunların ilk yaratıcısının Sümerler olduğudur. Cennet özlemi ve cehennem korkuları nedeniyle insanların çoğu bunları görmezden gelse bile, dinlerin siyaset ve hukuk alanından, insanların vicdanına, anlam dünyasına çekilmelerini zorunlu kılan bulgulardı bunlar.

TARİH SÜMER'DE BAŞLAR

Çığ bize Sümerlerin, öyle kolayca es geçilemez bir uygarlık birikimi olduğunu, sanılanın aksine pek çok şeyin ilkinin Sümer'de olduğunu öğretir.

Batı kültürünün Yunan temelli olduğuna dair efsane Sümer'e dair bilgilerin artmasıyla çökecekti. Kazı bulguları, kemer, kubbe, sütun, yuvarlak pencere, mozaik, sunak gibi pek çok mimari özelliğin Yunan ve Roma'ya Sümerlerden geçtiğini gösterecekti. Tuğla, kerpiç, künklerle evlere kadar getirilen su yolları, tuvalet, lağım teşkilatı Sümerlerle başlamıştı. Kanallar açarak bataklıkların kurutulması, tarımsal sulama, suların önüne set konarak bir tür baraj yapımı, han ve motel yapımı onlarla başlamıştı. Daha önemlisi uygarlığın temeli tekerlek 5 bin yıl önce onlar tarafından bulunmuştu. Su taşımacılığı ve yelkenliler de onların buluşuydu. İlk yazılı kanunlar, ilk kadastro, eşit işe eşit ücret de onların ürünüydü. Yine ay eksenli 12 aylık takvim, burçlar, ilk tıp ve sıkı durun Yunanlı Pisagor'a mal edilen teorem de tablet üzerinde çizilmiş olarak onlardan miras kalmıştı (İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, s.9-12).



Çevirisini yaptığı ustası Kramer'in kitabının ismindeki gibi, tarih, gerçekten de Sümer'de başlamıştı. Ancak insanlığın Sümerleri hak ettiklerince anlayabilmesi için bu unutulmuş, dinsel kültürlerce yutulmuş olan bu kültür üzerine çalışmalar yapılabilecek bir gelişmişlik düzeyi gerekecekti. Bu çerçevede geçen yüzyılın başlarında başlayan çalışmalar, bu yüzyılın yarısından sonra olgunlaşacak, birçok metnin anlaşılması ve tanımlanması mümkün olacaktı. Alınacak daha epeyi yol, çözülecek ve bulunması gereken daha pek çok tablet var kuşkusuz. Ancak gelinen nokta Sümerlere dair ciddi bir bilgi birikimine, dahası onların insanlığa ne denli ciddi bir uygarlık atılımı yaptırdığına dair yorum yapmamız için yeterli. Sümer kültürünün dinsel efsanelerin kaynağı olduğu gerçeği, bu bilgiler içindeki en önemli mesele değil kuşkusuz; ancak dinsel bağnazlığın hâlâ sürdüğü, insanlığın, yaşadığı sorunların çözümünü dinde arama eğiliminin her üç dinde de hâlâ önemli bir rol oynadığı günümüzde işin bu yanı da büyük öneme sahip.

Bir Mezopotamya uygarlığı olan Sümer, insanlık tarihindeki en temel ilklerden yazıyı da icat eden uygarlık. Önce resim şeklinde başlayan bu yazı taşlar üzerine kazılmış. Daha sonra Fırat ve Dicle nehirlerinin getirdiği balçık, yazı malzemesi olarak kullanılmış. MÖ 2. binin başlarında hemen her konuyu yazacak şekilde geliştirilmiş. Dahası belgelerden de anlaşıldığına göre yazının icadından hemen sonra okullar açılmış ve yazı bu sayede hem yaygınlaşmış hem de geliştirilmiş. Ticari gelişimin de gereksinimi olarak gelişen yazı alışveriş hesapları ve makbuz yazımı işlevi yüklenerek ticari gelişime de katkı yapmış.

İlk yazının bu dünyevi-insani bulunuşunun bilgisi, günümüz dincilerinin rahatsızlığı için yeterli; çünkü kutsal kitaplar "ilk insan" Adem'in tüm bilgilerle donanmış olarak yeryüzüne indiği, üstelik kendisine kitap verildiği yargısıyla biçimlenmiş. İşin acısı, ilk yazının Sümerlerce ve dünyevi-insani bir süreçte değil de Allah tarafından Adem'e öğretildiği iddiasına üniversitelerimizde bile karşılaşabiliyoruz. Böylesi dinsel önyargılara karşı Çığ, Adem'e öğretilenin nasıl bir yazı olduğunu, hangi dilde öğretildiğini, ne üzerine yazıldığı ve neler yazdırıldığını soruyor haklı olarak. Bu soruların yanıtı yok tabii, çünkü yanıtlar bilimin değil, hikmetinden sual olunmaz dogmanın alanına giriyor. Bu bağlamda Çığ, önümüzü karartan bir safsatadan gerçeğin alanına geçmeye zorluyor bizi (Ortadoğu Uygarlık Mirası, s.45).

ÇIĞ'IN ÖĞRETTİKLERİ

Kutsal kitaptan başka bir yol göstericiye gereksinimimiz olmadığını düşünenler açısından Çığ'ın yaptığı iş gerçekten de tahammül sınırlarını zorluyor. Çünkü o, bin yıllar öncesinden taşlara verilen şekillerden geçmişimizi aydınlatırken, günümüzü de önyargılardan uzak yaşama şansı sunuyor. Çığ, 5 bin yıllık taşları konuşturarak hiçbir şeyin gökten inmediğini, her şeyin birikimsel ve tabii insani/dünyevi bir gerçekliğin ürünü olduğunu gösteriyor. Dahası, 5 bin yıl öncesinde taş, çekiç keskilerle bir yazıcılar ordusunun yarattıklarını göstererek, bizi ne kadar az okuduğumuz, ne kadar az kitap edindiğimiz gerçeğiyle de yüzleştiriyor.

Tarih yazmaya bundan 6 bin yıl önce Mezopotamya'nın verimli topraklarında başlayan Sümerler, gerçekte insanlığın maddi manevi anlamda kültürel atalarını oluşturuyor. Devralınan bu mirasın insani-dünyevi kaynaklarını reddederek her şeyi Tanrı'ya ve onun belirlediği kadere bağlayan insanlık adeta kendine çelme atıp düşürmüş oluyor. Kendini düşüren mantığı ördükten ve bunu cennet özlemi ve cehennem korkusuyla güçlendirdikten sonra insanlık, ne yazık ki yaratıcı gücüne yabancılaşıp, kendisini uzun yüzyıllar karanlığa gömüyor. Bu ise ortak ideallerimizi bulandırmanın ötesinde bizi birbirimize karşı önyargılarla donatarak, dünyamızı, egemenlerin keyiflerince at koşturdukları bir oyun alanına dönüştürüyor.

Erdoğan Aydın



****************************************************************************

6.07.2008

...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!

Karıma Hikâyeler : "Tanrıların Tarihi" başlıklı yazıda yer alan anlatımın içeriği bakımından, kullandığımız yöntemin bazı yazı yanlarını açıklamak yararlı olacak.


***

Tercümesi sorunlu yanlar taşıyor olsa da, Enuma Eliş’in başlangıç cümlelerinde, “su” ve “sis” kavramlarına yönelik vurguların ağırlığını derhal fark ederiz:

“Başlangıçta sadece su

Ve onun üzerinde salınıp duran sis mevcuttu.

Baba Apsu ortaya çıktı ve tatlı su’ların efendisi oldu.

Ana Tiamat ortaya çıktı ve tuzlu su’ları yönetti

Ve her iki su birlikte aktılar.

Onların oğlu Mumnu,

Su’ları kaplayan sis’lerin içindeydi.”

Bir “yaratılış” anlatımı bakımından, günümüze değin, bu mısralarda “su” ve “sis” kavramlarının böylesine özel itinayla neden dolayı yer aldığı pek sorgulanmış değildir. Oysa bunu sorgulamak yararlı ipuçları verebilirdi.

Bu tür “yaratılış” anlatımları, erken Mezopotamya topluluklarının gerçek-yaşanmış tarihleri ile paralel bir şekilde ele alınınca, orada zaten “ateş” ve “su” kültünün çok önemli olduğunu saptar ve “su” ile “sis”in (Duman?; “gölge”? ) bunlarla bağlantıları olabileceğini hesaba katarak, araştırmalarımızı bu alana doğru ilerletebilirdik.

Gerçekten de “Tatlı su/tuzlu su” ve “sis” bu tür eski ilahilerde çok vurgulanmaktadır. Enuma Eliş’in bu bölümünün bir çeşit özeti, benzer şekilde Eski Ahit’in başlangıcında da yer almaktaydı:

“Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu;

engin karanlıklarla kaplıydı.

Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.”

(Eski Ahit)

Tek başlarına ele alındıklarında, bu tanım veya kavramlar “anlaşılır” değildir: “Yer boş” iken “Su”ların bulunması; Tanrı daha “Yaratma”ya geçmeden “Ruh”unun “Su”lar üzerinde dalgalanması gibi!!

Bu tür anlatım kalıplarında sıkça karşılaştığımız, “Yer”, “Yeryüzü şekilleri” “engin” kavramlarının “Gök”, “Gökyüzü”, “Yükseklik” gibi kavramların alternatifi olarak kullanıldığını ; “Yer” ve “Gök”ün, bilinen anlamlarıyla “Yer” ve “Gök” olmadığını

irdelemeye çabalamıştık. Bu kavramlar “Akad” ve “Sümer” topluluklarının somut yaşam alanlarını anlatmakta; ilgili toplulukların Toprak” ve “Gök/ateş” kült öğeleriyle ilişkisini yansıtmaktaydı. “Toprak”tan yaratılma veya “Işık”ın Güneş veya Ay’dan bağımsız olarak ilk önce var edilmesi ; Nur inmesi; Tanrının “Ateş” olarak ve “ateş gibi” görünmesi anlatımları sadece bu çerçevede anlamlı olabilirdi. Bu nedenle de, dinsel kitaplarda kullanılan “Yeryüzü” ve “Gökyüzü” vurguları, basit ve anlaşılan şimdiki anlamıyla kullanılmıyordu. Zamanla böyle kavranmaya başlanmış olmalıydı.

Mesela Eski Ahit’te “Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı” denildiği zaman, “İnsan”ların neden ille de “Yeryüzü” vurgusuyla birlikte çoğaldığından bahsedildiği sorgulanmamıştır. Oysa bu tür “yaratılış” anlatımını “yaratanlar”, basitçe, “insanlar çoğaldı” diyebilirlerdi ve bu durumda da anlamda bir bozulma olmazdı. Çünkü bugünkü kullanım değerlerine göre, “İnsan”lar elbette, Merih’te, Ay’da falan değil, “Dünya”da çoğalacak veya azalacaklardı.

Dünya” anlamına ulaşmış olarak kullanılan “Yeryüzü” kavramı, “İnsan”ların özel olarak çoğaldığı alanın tanımı olarak kullanılmışsa, anlaşılıyor ki, “İnsan”ların bir kısmı da “Gökyüzü”nde idi ve orada da çoğalıyor veya azalıyorlardı. Nitekim, özellikle İncil’ler okunduğunda, özel bir topluluğun tanımı olarak “İnsanoğlu”nun, “Gök”ten “Yeryüzü”ne gönderilmiş olduğunun falan yazıldığı görülecektir.

Eski Ahit’te benzer örneklerden bir tanesi şöyleydi:

“…Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.

İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

RAB baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte.

İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı.

"Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım" dedi, "Çünkü onları yarattığıma pişman oldum."….”

Bu tür kalıpsal deyim kullanımlarından oluşan dinsel metinlerde, genel olarak insan’dan değil “Yeryüzünde insan”dan bahsedilmesi; “İnsan”ın cezalandırılması söz konusu olduğunda “hayvan, sürüngen ve kuş”ların da cezalandırılması; onların “Yeryüzü”nden silinip atılması kararının alınması nedensiz veya anlamsız değildi. “Hayvan, sürüngen ve kuş”lar, tıpkı şimdi “insan” anlamıyla ele alınan “İnsan/Nisa oğulları” gibi, Mezopotamya’daki farklı “insan toplulukları”nın tanım biçimleriydi.

Burada yer alan “ilahi varlıklar”, “tanrı oğulları” ve-ya “tanrı”lar da, etten-kemikten varlıklar, yani “Gök”te yaşayan “İnsanoğulları”nın bir parçasıydılar. “Gök”, bilinen gök değildi, başlangıçta “Yukarı” Mezopotamya coğrafi bölgesi ve Gök-ateş tapımcısı toplulukların anlatımı idi. Bu topluluklar, “Tanrı” toplulukları idi; tanrılardı, “tanrı oğulları” olarak da nitelenen “İnsan”dı da… Bu nedenle de, “Yeryüzündeki İnsanoğlu kızları” ile rahatlıkla evlenebiliyor ve cinsel ilişki kurabiliyorlardı. Çocuk sahibi olabiliyorlar ve muhtemelen, Gök’lerdeki “tanrıça”, “hurri”, “peri”leri de, evlenmek üzere “Yeryüzü”ndeki İnsanoğlu erkeklerine veriyorlardı. Bu nedenle deyimlerimize, “doğurmak” ediminin “Dünya’ya çocuk getirmek” olarak vb. tanımlanması hiç de anlamsız bir ifade olmaz. Fakat, “normal şartlar”da düşünülürse, “Dünya’ya çocuk getirmek” oldukça anlamsız bir deyimdi…Çocuk “Gökyüzü”ne doğacak değil tabii!

Bunlar “Akkad” ve “Sümer” toplulukları arasındaki kadın ve erkeğin karşılıklı evlilik dönemlerinin ürünü kavram veya deyimlerdi; ve bazan da bu nedenle “ çocuğu Leylek gök’ten getiriyor”du.. Kalıntıları hala yaşayan “Berdel” evlilik türünün ilk örneklerinin “Yer” ve “Gök” toplulukları arasındaki karşılıklı evlilik yoluyla uygulamaya sokulduğunu düşünmemize yol açan birçok örneği daha önce ele almıştık.

Eski dinsel ilahilerin “yaratılış” anlatımlarını, erken Mezopotamya topluluklarının gerçek iskeletine bağlı ele almadan yapılacak yorumlar, ister istemez, dinsel ilahilerin bu tür kavramlarının “hayal”, “uydurma”, “kozmonogia” özellikli olmasına bağlanır ki, zaten geçer akçe yaklaşımlar da böyledir hala. Buna karşılık,eski gerçek toplulukların gerçek kültlerine bağlı gerçek uygulamaları alanına girince, ilahilerin kavramları da gözümüzde şekillenmeye başlamaktadır.

Eski ilahi deyimlerine bu şekilde yaklaşılınca, örneğin “Sis” kavramına, mesela, ateş kültü kalıntısı olarak Eski Ahit'te aynı zamanda “duman” haliyle de rastlayabiliyoruz:

“ Güneş batıp karanlık çökünce, dumanlı bir mangalla alevli bir meşale göründü ve kesilen hayvan parçalarının arasından geçti. (Yaratılış 19:28)

“Sina Dağı'nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne ateş içinde inmişti.

Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu.” vb...

“Ateş” ve “su” kültünün eski toplumdaki önemine bağlı olarak, kavramlarımızın anlamlarını “ateş kültü” ve “su kültü” alanında aramak kadar doğal bir şey yok

Bunlar o kadar temel eski kült motifleridir ki, Aleviler hala "yıkanmaz" diye eleştirilir; Yezidiler ateşe/güneşe tapar diye yerilmeye devam edilirler..

"Tatlı su ve tuzlu su" ise, hem coğrafi tanım olarak "nehirleri", ve denizi anlatıyor olmalıydı; hem de hala,"çorbada bir çimcik tuz bulunması" ; “tekkeyi bekleyen çorbayı içer” gibi deyimlerinde yaşayan “kült uygulamaları ve araçları”yla ilgiliydi.

Bunlar, eski toplumda kurban sunumun iki biçimini de anlatıyor olmalıydı: “Nehire atmak” ve “kazana atmak”/kaynatmak”.

Buradaki hikayelerimiz, “su” ve “sis/duman” üzerine kurulu ise, anlıyoruz ki, buradaki kavramlar eski toplumun insan kurban ve yamyamlık edimleri ile ilgiliydi.

Altına ateş yakılmış kazanda kaynatılan insan kurbanlarla...

Demek ki, tanımlanan, “ilk oğul”lardan biri olması gereken Mumnu'nun, “kutsal kazan”da kaynatılması ve bu kurban aracılığıyla iki temel topluluğun ittifak kurması idi..

Tevrat tam da bu nedenle, “Tanrının ruhu sularda dalgalanıyor” diyor olmalıydı. Söz konusu olan kurban edilmiş “tanrı”nın kutsal kazanda kaynatılması ile ilgiliydi ki, zaten böyle bir ilahi parçasını daha önce yayınlamış ve incelemeye çalışmıştık:

[Bu ilahide, Kutsal Kazan’daki ‘kaynar su’ ile çok ilgili bir tanrı olduğunu gördüğümüz Enki, «Birinci ayın 7. ve(ya) 15. günü»nde, «Tanrı İgigi»ler arasından birisinin kurban edileceğini ve Tanrıça Belet-İli’nin de (Nintu’nun da) «kil »i ( ? toprak’ı ) kurban edilen «Tanrı İgigi»nin « eti ve kanı ile yoğuracağını » anlatıyordu :

« Böylece, İnsan ile Tanrı’nın ittifaki kil’de (toprak’ta ?) oluşmuş » olacaktı. Burada kullanılan « şekil verilmiş balçık » gibi motifsel kavramlara, Kuran’da da rastlamıştık.

Enki’nin bu açıklaması üzerine,törende hazır bulunan bütün Annunaki’ler,hep bir ağızdan, bu kararı onaylamışlar ve « evet / amin » diye bağırmışlardı. Bundan sonra,Tanrılar sofrası hazırlanmaya, davul’lar da çalmaya başlamıştı :

« Duyuldu davul sesleri,

Bir Ruh girdi (kurban edilecek) tanrı’nın şekline,

Haykırdı onun yaşam işaretini ,

İstiyordu ki, unutulmasın (anılarda)

kurban edilecek bu Tanrı !

Belet-İli karıştırıyordu kil’i( ?)

İttifak (akid) yapılsın,

İnsan ile Tanrı arasında diye.

Tükürdüler İgigi’ler bu kil’in üstüne

Büyük Tanrı’lar haline gelebilsinler diye »

‘Kutsal kötü gün’ ,Oruç-1 ]

“Yaratılış” anlatımlarında hesaba katılması gereken bir başka önemli nokta, Tevrat yoluyla tanınan “yatarılış” anlatımın Mezopotamya toplulukları arasında var olan “tek” yaratılış anlatımı olmadığıdır. Bizzat Tevrat’ın “tek yaratılış” anlatımı, birden fazla “yaratılış” varyantının kaynaşmış halini yansıtmaktadır. Kuran’da da “insan”ın bir dizi farklı yaratılış elementinden var edilmesinin nedeni Muhammed’in mantıksızlığından değil; ona kadar ulaşan farklı yaratılış anlatımlarından kaynaklanmış olduğunu incelemeye çalışmıştık.

(devam edecek)

26.03.2008

Bütün Dinlere Karşı Aydınlanma Konferansına...

Bütün Dinlere Karşı Aydınlanma Konferansına...


Aziz Nesin’in moral öncülüğünde, o öldükten sonra, Mart 1997'de gerçekleşen “ Köktendinciliğe karşı Aydınlanma Konferansı”mız var.

Bu bir ilk adım olarak değerlendirilebilir, ve herhalde öyle ele alınması, ilerletilmesi gereken içeriği bakımından doğru olacaktır.

Bu I. Aydınlanma Konferansı ateist bir konferans değildi. O zaman Cumhurbaşkanı olan sayın Demirel’in davet edildiği, onun bu Konferansın toplanmasına destek olduğu ve fakat iç siyaset nedeniyle son anda katılmaktan vazgeçtiği yönünde, Konferans açılış konuşmalarında verilen bilgiler bile, bu Konferansın ateist temelde gerçekleşemez olmak zorunda olduğunu gösteriyor. Sayın Demirel, genel özelliğine uygun olarak, son andaki vücut çalımlarıyla, o sırada yükselmekte olan radikal islama ve onun Hükümetteki uzantılarına karşı bir destek arayışı olarak ele almış olmalı. Çünkü, onun geçmişinde de, rakiplerini birbirine kırdırma ( siyaset alanındaki deyimleriyle ‘iti ite kırdırma’) gibi bir vazgeçilmez tutumu var. Yakın zamanda, “Nerde bu odtü’lüler?” çağrısında da aynı kurnazlığı okumuştuk. Bu Blog sayfalarına Sayın Demirel’in kendisinin veya görevlilerinin zaman zaman girdiğini biliyoruz. Fakat bundan ötürü lafımızı çekecek değiliz. Şimdi “şeriat tehlikesi”ne dikkat çekmesi için epey geç kalmıştır ve Türkiye’nin “İslami Cumhuriyet”e dönüşmesinde hatırı sayılır payının vicdan muhasebesini yapmasında yarar var.

Böyle bir Konferans’a Cumhurbaşkanı olarak Demirel’in katılacağını duyan ANAP başkanı Yılmaz , bazı bürokratlar bile, hiç olmazsa kutlama mesajı çekmişler. Katılımcılar arasında Lütfü Doğan, Zekeriya Beyaz gibi, İslami şahsiyetler de var. Diyanet İşleri eski başkanlarından L. Doğan gibi şahsiyetlerin, Konferansta aradıkları ateizmin temellerini öğrenme arzusu değildi elbette. Türker Alkan’a sorduğu ve onun da gayet usturuplu bir şekilde yanıtladığı gibi, İslamın aşırı kesimlerini nasıl edip yapıp engelleme, daha kontrol altında bir İslamı Türkiye’ye devlet dini olarak yerleştirebilme çabasıydı.

Yabancı platformlardan gelen birkaç Avrupalı katılımcı da, konuşmalarına bakılırsa, daha çok Salman Rüşti savunucusu, görünüyorlar. Sadece bazıları, Türkiye veya kendi ülkelerinde ateizmi, laisizmi savunma içinde konuşma yapmışlar.

Türkiye’den konuşan Oral Çalışlar gibi şahıslar, şimdi AB demokrasisini İslami AKP’nin savunduğu ve getirdiğini anlatmakla meşguller. Ali Nesin’in 10 yıl içinde “Aydınlanma” çağrısından ve “onlar Karanlık” kükreyişlerinden, nerelere geldiğini zaten bütün Türkiye izledi.

Katılımcı Bedri Baykamlar, Prof. Sina Akşin’lerin ise CHP , SHP propagandalarını yapmaktan; Diyanet kurumu gibi çok ciddi laiklik sorunlarını taşıyan devletin bu özelliğini anlaşılır kılmaya, kabul edilebilir göstermeye çalışan konuşmalar dışına pek çıkmamışlar.

Bununla birlikte, bazılarının konuşmalarını yayınladığımız, katılımcılar arasında dinlerin kökenlerini ateizm temellerine oturtarak öğrenmek ve açıklamaya çalışmak isteyenler olduğu bir olgudur. Bu Konferansta en başta dikkate alınması ve ilerletilmesi gereken yanı da bu husus oluşturuyor zaten.

Çok açıkca görülüyor ki,bugünün Türkiye’sinde, siyasetin, ekonominin konuları çok kısa bir konuşmanın hemen peşinde Laikliğe, demokrasiye, şeriat karşıtlığına gelip bağlanıyor. Çünkü şu anın sürecini Türkiye, toplumun islamizasyonu olarak yaşamaktadır ve bizzat bu süreç şeriatın gelme sürecinden başka bir şey değildir. Bu, hızla gelebilir, kansız gelebilir, kanlı gelebilir; anayasal çizgide “sivil darbelerle” desteklenerek, o yetmezse, kadayıfın altını üste getirerek olabilir. Bu süreci izliyoruz zaten. Fakat kesin olan şudur ki, yaşanmakta olan süreç, ekonomiden sosyal alanlara, eğitimden sağlığa,her alanda islamize edilmiş Türkiye oluşumudur. Öyle ki, bugün artık İslam, Türkiye’de genel olarak etnik konularda, özel olarak Kürt meselesinde çözüm olarak kendini ortaya koymuş durumdadır. “Ümmet toplumu, İslami kardeşlik” etnik ayrımcılığın ve bu ayrımcılıktan doğan kavganın çözüm anahtarı, anahtarlarından biri, olarak kapı kilidine sokulmuş durumdadır.

Bizim konumuz özel olarak din tarihi ve din tarihçiliği değil. Yukarda anlattığımız hususlar da zaten, dinlerin günümüzdeki dünyanın asıl politik aktörü olduğunu veya olmakta olduğunu gösterdiğine göre, laisizmin savunusu doğrudan doğruya demokrasinin savunusu halini almaktadır.

Dinlerin temellerinin açığa çıkarılması, sadece bu çatışmada ateizmin, laisizmin ve dolayısıyla demokrasinin yanında yer alanların güçlendirilmesi içindir. Eğer, Erdoğan Aydın’ı, Erol Sever’i, Türker Alkan’ı, o konferanstaki konuşmaları bakımından ağırlıkla ele alıyor isek, başka bir argümandan ötürü değil, bizzat onların da güçlendirilmesi içindir. İlhan Selçuk’un bayat, kuru yazısını yayınladıysak, orada öğrenilmesi gereken çok şey olduğu için değildir.

Dileyelim ki, laik kamuoyu, daha ileri bir içeriğe sahip bir 2. Aydınlanma Konferansını, bu kez Süleyman Demirel himayesinde olmayacak şekilde, becerebilme arzusu göstersin.

Hem de geç kalmadan...

Ateizme, Laikliğe, Demokrasiye karşı ittifak çağrısı anlamına gelen Suud kıralı Abdullah'ın çağrısı, öteki Abdullahlara yetişmeden...

Ateizmin Bilimsel Temellerde Güçlendirilmesi * Ateizme karşı ittifak çağrısı, Ateizmi Güçlendirme Çağrısıdır* I. Uluslararası Aydınlanma Konferansı Sonuç Bildirgesi * "Aydınlanma"cılık Konferansı- Özet ve Katılımcılar* Fundemantalizm'in Kökenleri-1* Fundemantalizm'in Kökenleri-2* Aydınlanma Konferansı'nda Erol Sever* Aydınlanma Konferansı'nda Oral Çalışlar* Aydınlanma Konferansı'nda İlhan Selçuk* Türker Alkan: Aydınlanma Konferansı Konuşması( Mart 1997)* Oral Çalışlar: Aydınlanma Konferans'ından Riyad AB'sine!* Aydınlanma Konferansı'nda Erdoğan Aydın-1* Aydınlanma Konferansı'nda Erdoğan Aydın-2

25.03.2008

Ateizmin Bilimsel Temellerde Güçlendirilmesi Çalışması

Toplum Ve Tarih- Düşünce Atölyesi

Tarihteki toplumu Günümüze taşımak...

Din'lerin Toplumsal Kaynaklarının Bilimsel Analizi...

Ateizmi
Ve
Toplumsal Tarihi Yeniden Tanımlamak

Hedefli Düşünsel Çalışmalar İçin


TOPLUM VE TARİH
Düşünce Atölyesi

Ziyaret Edin!


'Yaş Günü' Töreni ve ‘Mum Söndürmek’.doc

Akkad Ayinlerinden Günümüze.doc
ANADOLU’DAESKİASURKOLONİMAHKEMELERİ.doc
Antropoloji-Kurbansunumuveİnsanbilim.doc
assur kolonileri.doc
AZERBAYCAN HALK SUFİZMİ.doc
Açıklama Notları.doc
Dini devlete doğru giderken.doc
Dinsizim Elhamdüllah.doc
E. SZLECHTER-Essai d'explication des clauses.doc
Ermeni Ortodoks Kilisesine Aidiyet Kurallari.doc
Eski Mısır'da erkek çocuk sunneti.doc
Eski Toplum---calisma notlari.doc
Eski Toplumda Kız ve Erkek Çocukların Miras Paylaşım Düzeni.doc
Eski Toplumda zaman-rakam-olcu birimleri.doc
Eski toplumdan günümüze--ölüm ve mezar kültü ve kaynakları-1.doc
ESKİ TÜRK YAZITLARI.doc
Eski Yazılı Yasalar.doc
Evlilik Ahlakı ve Aile.doc
EY ISRAEL,SUS VE BENI DINLE.doc
GILGAMIŞ DESTANI.doc
gılgamış türkçe.doc
HEZEKİEL.doc
Histoire d'Hérodote.doc
Hitit,Akkad,Sammara dilleri.doc
Kutsal Kitaplarda 'Yer-Gök’ Kavramı.doc
KUTSAL TUFAN ANLATIMLARI-tammetin.doc
LATMOS-PİDASA İTTİFAK METNİ ÜZERİNE.doc
LES CONTRATS DE PARTAGE DE LARSA-.doc
Les Rituels Accadiens- F. THUREAU-DANGIN.doc
Livre d Enoche.doc
ODYSSEIA.doc
Sufiyan Suregi-Kizilbas Meydani.doc
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta.doc
Üç Kutsal Din Kitabının Sümer-Akkad Yazın Kaynakları 1-6.doc

Aydınlanma Konferansı'nda Erol Sever

Aydınlanma Konferansı’nda, Kuran ile İnciller ve Tevrat arasında kısmen derinleştirilmiş bağıntılara yer veren az sayıdaki konuşma-yazılardan birisi Erol Sever’e ait.

Fakat Erol Sever de, konuya tipik ve dar "Batı Aydınlanmacılığı" temelinde yaklaşarak, eski toplumda gerçek insanın gerçek yaşam kurallarının dile getirilişi olarak şekillenmiş eski dinlerin bozulmuş anlatımı olan “Semavi dinlerin” bir “kurgu” olduğundan yola çıkmaktadır.

“Kurgu” ve “tasarım” sözcükleri, dinlerin düşünsel alanda bir “yaratım” olduğuna ait sözcüklerdir ve bu tarz bir incelemede, eski toplumdaki örgütlenme ve ilişki kurallarını hiçbir şekilde incelemeye gerek kalmadan, bir “din tanımlaması” yapmak mümkündür! Zaten günümüze değin de “dinler” bu şekilde incelenmeye çalışılmış ; diyelim ki, “İsa’nın nehirde vaftizi” ile eski toplumun “nehire kurban sunumu” arasında bir bağlantı kurmaya gerek kalmadan, “ İsacı su vaftizi”nin temelleri “kurgu”da, “tasarım”da , “beyin”lerde aranmaya çalışılmıştır.

Erol Sever’in konuşmasında dikkate alınmasında fayda olan bir nokta, “Yüceler topluluğu” ile ilgili olan bölümdür.

Daha önceki çalışmalarımızda “Yüce” ve “aşağı” kavramlarının erken yazıtlarda “Gök” ve “Yer”in ; “Yukarı” ve “Aşağı”nın, “Kuzey” ve “Güney”in bir anlatım biçimi olarak “Akad” ve “Sammaru” topluluklarını ve tapınım araçlarını ifade etmek üzere kullanılmasını ele almıştık. Dinsel terminoloji, erken Mezopotamya topluluklarının gerçek tarihçesinin iskeleti üzerine oturtularak yorumlanmaya başlandığında, derhal anlam kazanmaya ve bize tarihi çözümlemede yardımcı olmaya başlarlar.

Bütün dinsel edebiyatın içinde “Yer” ve “Gök”e bu denli vurgu yapılmasının ; İncillerde “İlk insan ve İkinci insan”ın ya “Yer”den veya “Gök”ten yaratılmış olmasının söylenmesinin nedenleri bunlardı. Gelişme içinde “Gök” Cennetlerin, Yer ise Cehennem’in karşılığı olarak da kullanılmış görünüyor. Fakat bu “Gök” tanımı biraz deşelenince, bilinen Gökyüzünü değil, basbayağı Mezopotamya’daki bazı gerçek bölgelerin tanımı olduğu açığa çıkıyordu. Bu bölgeler, İslami yazında “Ateşe, Güneşe, Şeytana” tapan toplulukların bölgeleriydi.

Kuran’ın anlatımına göre, “Adem”, “Toprak”tan yani erken terminolojiye göre, Mezopotamya’nın Güneyindeki bölgelerdeki topluluklar arasından, sonraki Asur’u oluşturacak ön topluluklar arasından “yaratılınca”, ona itiat etmeyi reddeden ve asi olan Şeytan’ın bu diklenmesi karşısında, Tanrı onu “ Yücelerden mi oldun?!” diye azarlamıştı. Bu kavram, tam tamına, “Gökyüzündekilerden mi, Kuzey bölgelerinde olanlardan mı oldun?” sorusuyla eşdeğerdi.

Gündelik deyimlerimizin “Yüce insan” ile “Aşağılık insan” kalıbının da dayandığı bu aynı önsel gelenektir ve bu kalıp deyimlerin başka hiçbir temeli yoktur.

Eski dinlerin bir tek “Adem”i bulunduğu yanılgısı temelinde “din tasarımları”nı inceleyenlerin bu nedenle işin içinden çıkmaları da olanaksızdır.

Tıpkı, konuşmasını daha sonra ele alacağımız Erdoğan Aydın’da olduğu gibi, onlar, tamamen hatalı temellerde aradıkları Din’lerin kaynaklarını açıklayamadıkları için, çözümü “hurafe”, “cehalet” yargılarında bulacaklardır.

Hurafe ve Cehalet etiketleri, eski dinlerin toplumsal temellerini tanımayan, kavrayamayan aydınların kendilerini rahatlatma araçları ve imdat sübaplarıdır.

***
Aslan Başer KAFAOĞLU:
-Sayın Erol Sever tebliğini sunmaya başlayacak.
Buyurun efendim.

-Erol Sever

Musevilik ve Elen-Batı Hıristiyanlığının peygamberlik tasarımları aynıdır; bu tasarım İsa'ya, Yeremya, Hoşea, Yoel gibi büyüklü küçüklü yazar peygamberlere ve onların görüşlerine dayanır. Batı düşüncesi binlerce yıllık ortak bir peygamberlik anlayışının etkisi çaltında olduğu için yalnız Musevilik ve Elen Hıristiyanlığı çerçevesi içindeki bir peygamberlik anlayışının doğru ve gerçek olduğunu kabul eder.

Samaritler, ilk Hıristiyanlar ve islam

Ancak Batı'nın eleştirel bir süzgeçten geçirmeden benimsediği bu anlayış bazı gerçeklere ters düşüyor. Örnek verecek olursak, İsa'dan önce bin yıllarında FiIistin'de Samaristan dağlarında yaşayan ve Yahve kültürüne karşı çıkan Samaritler'de de peygamberlik geleneği vardı. Samaritler'in ünlü peygamberleri Eli, 9. ve 3. yüzyıllar arasında, yazar peygamberler üzerinde eski İsrail'in Yahve kültürünü etkilemiş ve gelişmesine katkısı olmuştu. İbrani din adamları bu yazar peygamberi Eski Ahit'e almadılar, hatta varlığını bile yadsıma yoluna gittiler.

Bu arada Galile'nin Nasıra köyünde doğan İsa'nın da Samaritler'in komşusu olduğu ve bu halka sempatiyle yaklaştığını anımsamak gerekiyor. Ayrıca Sama­ritler de ilk Hıristiyan cemaatların sempatizanlarıydı. Habercilerin işleri'nde Sa­maritler, Hıristiyanlığa geçen ilk Yahudi olmayan halk olarak tanıtılır. Samarit­ler'in İsa'nın yaşadığı tarihlerde onu tanıdıkları ve Yahudiler'in İsa'ya Samarit diyerek sövdükleri de biliniyor. İlk ve erken Hıristiyanlık Eski Ahit'e ve eski Ahit peygamberlerine karşıydı. Werken, Hıristiyanlığın günümüzdeki uzantısı olan Süryani Hıristiyanlığı da bu eğilimi sürdürüyor.

Yeniden konumuza gelirsek, pey­gamber EIi'nin yadsınması karşıtını doğurdu. Bir yandan Samaritler öte yandan erken Hıristiyan cemaatlar da eski Ahit peygamberlerini duymamazlıktan geldiler.

Bütün bunlar ise ve ilk cemaatının da eski Ahit peygamberlerini kabul etme­diklerini, onların peygamberliklerinin yadsındığını gösteriyor. Hatta Elen Hıristiyanlığı da bu peygamberlere sıcak bakmıyordu. Buna karşın ilk Hıristiyan cemaatın ileride ne yeni Ahit-henüz tamamlandığı için- ne de eski Ahit vardı; söz ye­rindeyse bu ilk cemaatlar kitapsız topluluklardı. Ama bu gerçeğin yanı sıra yeni Ahit tamamlandıktan sonra bazı Musevi peygamberlerin sözlerinin bu kitaba alındığı da görülür. Örneğin Hanok'un kehaneti gibi. Yeni Ahit yazarları, yazar peygamberlerin işlerine gelen sözlerini aldılar. İlk Hıristiyan cemaatleri kıyamete ve yargı gününde ortaya çıkacak Mesih'in yani İsa'nın kendilerini kurtaracağına inanıyorlardı. İsa öncesi Mesihçilik, ifadesini İsa'da bulmuştu, bu nedenle eski İbrani peygamberlerin kıyamete ilişkin kehanetleri anlatıyor ve dinleniliyordu. Bu kehanetlerin bir kısmının yeni Ahit'e alınmasına şaşmamak gerekiyor.

Burada klasik peygamberlerin eski Doğu'nun emperyal köleci devletlerinin tektanrıcılığına karşı, kült merkezileşmesini savunduklarını ve de aşiret ve kalanların kan hukukuna dayalı Passah ritüellerine de karşı olduklarını belirlemek gerekiyor. Eski Ahit peygamberliği, Ortodoks yazar peygamberlik geleneğinin devamı olan Musevilik, Elen-Roma Hıristiyanlığı ile omuz omuza eski sematik halk dinlerine bağlı Samaritler'e, ilk Hıristiyanlara ve Süryani Hıristiyanlığına kar­şıydı.

Muhammed'in peygamberliği ve Muhammed sonrası İslam'ın içinde ki bilgile­ri çarpıtarak gerçekleri unutturduğu Kuran da eski Ahit'in temsil ettiği din ve teoloji geleneği içinde yer alıyor. Öyle ki Muhammed'in peygamberliğini açıkladığı ilk dönemde Museviler bu yeni peygamberi ve çevresindekileri Samaritler san­mışlardı. Kuşkusuz bu yargı bilinçli bir yanıltma çabası olmasa bile bilgisizlikten kaynaklanıyordu.

Öte yandan İslam, eski Ahit'in klasik peygamberlerini kabul etmediği için bazı Batılı ilahiyatçılar İslam'da Samaritçilik etkisinin olduğunu ileri sürdüler. Aslın­da Muhammed'in eski Ahi peygamberlerine karşı olması ve Kuran'da daha önce gördüğümüz gibi melek öğretisinin ve inancının yer alması gibi olgular, Muham­med'in Süryani Hıristiyanlığı ve İslam arasındaki ortak noktalardan biri eski Ahit peygamberlerini Elia dışında reddetmektir. İslam'ın bu ret cephesinde yer alma­sına rağmen, Kuran'daki peygamberlik düşüncesi, doğrudan ilk Hıristiyanlık ve Süryani Hıristiyanlığından alınmıştır. Samaritçilik ile ilişkisinin olmadığı açık se­çik görülmektedir. Şimdi bu paradoks gibi görünen gerçeği ele alacağız.

Peygamber Elia
Samaritler eski Ahit'in bütün peygamberlerine, ayrıca Natan, Elia ve Elisa gi­bi coşkulu denilen peygamberlere karşı düşmanca bir tutumla yaklaşıyorlardı. Buna karşın, Elia'nın Kuran'da olumlu ve saygın bir yeri olduğu gibi yeni Ahit'te ve İsa'nın çevresinde de olumlu bir yeri vardı. Bu genel görünüş Kuran ve İs­lam'daki peygamberlik öğretisinin ilk Hıristiyanlık anlayışı ile çok sıkı bağları ol­duğunu da gösteriyor.

İsa, teyzesinin oğlu vaftizci Yuhanna'yı "peygamberden de üstün bir peygam­ber" olarak nitelendiriyordu. Vaftizci Yuhanna İsa'ya Mesih'in kurtarıcının yolunu açan bir melekti. İsa bu melek ve peygamber vaftizci Yuhanna'yı, yargı gününü bekleyen dünyaya gelen Elia olarak görüyordu. İsa, kral Herodes tarafından sor­guya çekilirken, kendisinin kellesi kesilen vaftizci Yuhanna olduğunu veya pey­gamber Elia'nın yeniden bedenleşen ruhu olduğunu söylemişti.

Bu örnekle göstermek istediğimiz, İsa'nın ruh göçüne inanması değil, ölü­münden sonra tanrı ve peygamber ilan edilen bir kişinin yaşamının son günlerin­de bile Elia'ya gösterdiği saygıdır. Öte yandan, peygamberliğin köklerinin Muse­vilik'te olduğu ve Hıristiyanlığı kuran isa'nın Musevi olması, ayrıca semitik is­lam'ı kuran Arap peygamberi Muhammed'in son peygamber olduğunu ilan ede­rek, bu eski sematik peygamberlik geleneğine son vermesi de bu geleneğin çok eskilere dayandığını gösteriyor. Sematik peygamberlik geleneği, yine sematik bir peygamber tarafından sona erdiriliyor.

Eski Musevi-Hıristiyan din ortaklığı ve ortak doğmalar kuşkusuz ortadan kalk­madı. Burada ilginç bir din olan Nusayriliğe kısaca değinmek istiyoruz. Nusayri­ler bu her iki dinin ortak yanlarını bir araya getirerek yeni bir din olan Nusayriliği kurdular. Nusayrilik sematik ilk Hıristiyanlık ilkelerinin Musevilik ile ortak yanlarını bir araya getirmiştir. İslam'ın geliştiği 8. 10. yıllarda ortaya çıkan Nusayrilik di­nin en önemli ilkelerinden biri tenasüh denilen ruh göçüne inanılmasıdır. Ancak bu ruh göçü yalnız peygamberler ve son imam sıfatıyla gelecek olan Mesih/ Meh­di içindir.

Peygamberlerin ruh göçü yalnız Şii imam öğretisinde değil, kapalı bir tarzda Sünni İslam'da da var. Ruh göçü inancı bir yandan insana duyulan saygıyı, öte yandan melek inancının sürmesini gösteriyor. İslam'da bütün peygamberlerin bi­rer melek olduğuna inanılması da aynı melek inancının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. İslam inancına göre 124.000 peygamber ve aynı sayıda melek var.

Kuran'da aktarılan Muhammed'in bir gece Küdüs'e gitmesi, peygamberlerin aynı zamanda birer melek olması anlamına geliyor. Ayrıca bütün peygamberle­rin, yani 124.000 peygamberin de birer melek olduğu vurgulanıyor.

Bazı Batılı ilahiyatçılar ancak Muhammed'in ölümünden sonra eski Hıristi­yanlığın İslam teolojisi içine alındığını iddia ediyorlar. Bu yanlış görüşün temsil­cileri arasında Ignaz Goldziher, Theodor Nöldeke gibi ilahiyatçllar da var. Bu ila­hiyatçılar esas olarak erken Hıristiyan melek ve peygamberlik tasarımlarının, Muhammed'in ölümünden sonra İslam'a geçtiğini söylüyorlar ve iddialarını, Mu­hammed'in zamanında yazılan Kuran'da, örneğin melek öğretisinin bulunmadı­ğına dayandırmak istiyorlar. Elimizdeki tahrifata uğramış Kuran'dan hareket et­sek bile Muhammed zamanında yazılan Kuran'da melek öğretisinin varlığı rahat­ça kanıtlanabilir.

Muhammed'in son sözleri
Şimdi Muhammed'in son sözleri üzerinde duracağız ve peygamberin ölüme yaklaştığı son anlarında bile erken Hıristiyan melek ve peygamberlik tasarımla­rına bağlı kaldığını göstereceğiz.

Muhammed'in yaşadığı zaman dilimi içindeki görüşleri, İsa'nın görüşleriyle koşutluk içindeydi. Kuşkusuz bu olgu Muham­med'in peygamberliğinden ve İslam'ı kurmasından önce Hıristiyan bir çevrede yaşamasından. Ancak insan İsa’nın ölümünden önce ve sonra melek olması da Muhammed'in savunduğu bir görüştür.

Muhammed'in son sözlerini eşi Ayşe'nin aktarımlarından öğreniyoruz. Ayşe; ateşler içinde yatan, ölümcül hasta Muhammed'e böylesi durumlarda olduğu gi­bi bu hastalık da geçer, sen de kurtulursun gibilerden temennilerde bulunuyor­du. Buna karşın Muhammed "hayır, daha ziyade yüce topluluk" diyordu. İslam geleneğinde Muhammed'in bu son sözlerinin çeşitli yorumları yapıldı.

Muham­med “yüce topluluk veya cemaat” diyerek, hiç kuşkusuz kendi İslam cemaatini kastediyordu, denildi. Ama burada Muhammed'in “yüce topluluk” sözüyle melek­leri, onların topluluğunu işaret ettiği anlaşılıyor. Ayrıca bazı İslam ilahiyatçıları da bunu savunuyorlar.

Muhammed'in son sözlerinin Arapça özgün versiyonuna ba­kalım: "Bal ar-rafik al-a’la". İlahiyatçı Hans Wehr bir Kuran kavramı olan al-ma- la’ al-a’la kavramının anlamının yüce melekler topluluğu olduğuna işaret ediyor ve Kuran'daki yeri gösteriyor. Daha sonra yüce melekler topluluğu ile yüce top­luluğun birbirlerinin sinonimi olduğunu belirtiyor. Böylece Muhammed'in ölümü­nün yaklaştığını anladığını ve son istediğinin yüce meleklerin arasına katılmak olduğu belli oluyor.

Burada yeniden erken Hıristiyan geleneğine ve Kuran'daki melek inancına değineceğiz. İsa'da erken Hıristiyanlık ve Kuran öğretisine göre rabbaniyum/ egemen melekler ve mukarrabun/ tanrıya yakın melekler'in arasındaydı. Muhammed'in erken Hıristiyanlık öğretisi kaynaklı son isteği, yüce melekler ve peygamberler arasına katılmak ve melek İsa'nın topluluğunun bir üyesi olmak­tan başka bir şey değildi.

Muhammed, melekler ve peygamberler
Öte yandan Muhammed'in son sözleriyle belirttiği, yüce melekler topluluğuna katılmaktan başka bir şey istememesi, aynı zamanda Muhammed'in kendisini yüce melekler topluluğunun bir üyesi ve 124. 000 peygamberden biri olarak gör­mesi gerçeğini de yansıtıyor. Öte yandan, sure 3,80'de "ve size: Melekleri ve peygamberler ilahlar edinin, diyemez" deniliyordu. Burada da Muhammed'in tanrı kavramını, melek ve peygamberlerden ayırdığını melek ve peygamber öğ­retisine inandığını görüyoruz.

Sure 17'nin birinci ayetinde, bilindiği gibi Muhammed'in gece gezisi yoluyla, daha önceden de var olduğunu göstermesi bakımından önemli. Çünkü peygam­ber ve meleklerin ruhlarının göçü inancı hüküm sürüyordu. Yine sure 17'nin 93. ayetinde, kimilerinin Muhammed'in "göğe çıktığına asla inanmayız" dedikleri ile­tiliyor ve Muhammed de "Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşeri bir elçiyim" diyor. Daha sonraki ayetler önemli olduğu için şimdi bu üç ayeti aşağıya alıyo­ruz.

Sure 17, 94. “Zaten kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi demeleri en­gellenmiştir.”

Sure 17, 96: “De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kafidir. Zira o, kullarını hakikaten bilip görmektedir.”

Burada Muhammed'in ve onu eleştirenlerin, Musevilik ve erken Hıristiyanlık melek öğretisi çerçevesi içinde düşündüklerini görüyoruz ve Muhammed de bu çerçeve içinde düşündüklerini görüyoruz ve Muhammed de bu çerçeve içinde kendini koruyor. insan olmasına rağmen özel, yüce bir varlığın-tanrının-elçisi ol­duğunu melekler gibi (Sure 17-1) gökyüzünde dolaştığını savunuyor, ama bunu kanıtlayamayacağını; çünkü meleklerin her gün yeryüzünde gezip dolaşan me­lekler olmadığını (17,95) gerekçe gösteriyor. Sure 17, 100-1 05'te de Musa'nın gösterdiği mucizelere rağmen, kendisine inanmayanlarla karşılaştığı örnek veri­liyor.

Muhammed, Sure 6'da peygamberliğini savunmaktadır. Bu surede, İsa'nın peygamberliği örnek gösterilerek, aslında eski Ahit'in Musevi peygamberlerinin ve İsa'nın peygamberliğinin savunulduğu ve bu yolla Muhammed'in kendi pey­gamberliğini savunduğu görülüyor.Muhammed bu surede eski Ahit'in peygam­berlik öğretisini ve kendi peygamberliğini uyguluyor.

Sure 6 ve sure 17 arasında bu soruna ilişkin koşulluk var. Bu surelerde "Yü­ce varlığın (tanrının, ES) meleklerinin aynı zamanda egemen melekler/ rabbaniyum ve tanrıya yakın melekleri mukarrabun olmalarına vurgu yapılıyor. Muham­med sure 17-1 'deki duygusal sözler, tanrının rahmet hazinesine sahip olduğunu ve bu hazineden harcadığını açıklıyor.

Arkasından sure 6-50'de kurnazlığa baş­vurarak, diplomatik savunmaya geçiyor ve tanrının hazinelerinin kendi yanında olmadığını söylüyor ve saklı bir hazine varsa da yerini bilmediğini ekliyor. Ayrıca "ben melek olmadığımı söylüyorum"dur, ama Muhammed ilkini yeğlemiş, bu ilk yanıtta kendisinin melek olduğunu söylemesi, ifadenin veya tümcenin içinde saklı duruyor.

Muhammed, tanrının elçisinin melek nitelikli olduğunu kabul etmektedir ve bu melek niteliği saklıdır, ancak bazı ayetlerde, yine saklı olarak dışa vurulur. Mu­hammed bu tutumuyla Hıristiyan karşıtlarına yargı gününe kadar kapıları açık tutmak, Hıristiyanları İslam'a döndürmek istemiştir. Ancak yargı gününde bu sır ortaya çıkacak ve Muhammed'in aynı zamanda melek olduğu anlaşılacaktır.

Muhammed'in melek peygamber inancı, Muhammed sonrası bir geleneğin ürünü değildir. Muhammed kendini İsa ile aynı kefeye koymaktaydı. İkisi de pey­gamberdi; İsa'nın melek niteliği olduğuna göre Peygamber Muhammed'in de ay­nı niteliğe sahip olması doğaldı. Hem İsa hem Muhammed, Musevilik geleneğin­den geldikleri ve ayrıca Muhammed tanrının elçisi olduğunu ilan etmeden önce Hıristiyanlık üzerine geniş bilgisi olduğu için bu inancın kökeni daha açıklık ka­zanıyor. Böylece bir paradoks gibi görünen gerçek de ortaya çıkmış oluyor. Bu gerçek Muhammed’in, İsa'nın düşüncesini ve peygamberliğini çok iyi bilmesinde yatmaktadır.

Nuru Muhammed
Muhammed'in peygamberlik ve meleklik tasarımı ile Musevilik ve erken Hıris­tiyanlığın melek ve peygamberlik öğretisi arasındaki sıkı bağları incelediğimiz bu bölüme, Hıristiyanlık ve İslam tasarımlarını birbirine bağlayan önemli bir özelliğe değinerek son vermek istiyoruz. Bu özellik Nuru Muhammed denilen Muham­med veya peygamber ışığıdır. Ayrıca peygamber ışığı bağlamında Musa, Elia ve İsa'nın açıklamalarına da göz atacağız. İslam'ın peygamberlik inancında, Mu­hammed'in selefIerini ve haleflerini aydınlatan peygamber ışığı öğretisinin önem­li bir yer tutmasına rağmen, bu inanç yeterli bir biçimde incelenmemiştir. Bu ışı­ğın aydınlattığı Muhammed'in selefleri ilk insan olan Adem'e kadar, halefleri ise son insana kadar uzanır.

Biz burada nuru Muhammed denilen bu peygamber ışığı inancının ilk İnciI­ler'de de yer alan Musevilik ve erken Hıristiyanlık geleneklerindeki melek Mesih inançlarıyla bağlarını ortaya çıkarmak istiyoruz.

İsa'nın ilk Musevi-Hıristiyan cemaatının İsa Mesih kavramı, İsa Mesih eşittir yeni Musa biçiminde formüle edilebilir. Bu formülasyon yeni Ahit’te, özellikle Mat­ta incili'nde Musevi-Hıristiyan kimliği söz konusu olunca Mesih eşittir Musa biçi­minde ifade ediliyor. Dört İncil arasında Markos İncili'nin yanı sıra, özellikle Mat­ta incili, Hıristiyanlık üzerine en eski tarihi bilgileri içeriyor; öte yandan Kuran te­olojisi bilindiği gibi açıkça Musevilik'ten gelen ilk Musevi-Hıristiyan cemaatının geliştirdiği erken Hıristiyan teolojisinden ve özellikle ilk İncil olan Matta inci­Ii'nden etkilenmiştir. İslam uzmanları da bu gerçeğin altını sık sık çizerler. Yalnız bu gerçeğin karşısında bir olumsuzluk örneği diyebileceğimiz bir olgu var. Ele­nist sır kültürünün etkisi altında yazılmış olan Yuhanna İncili'ni savunanlar, Mesih eşittir Musa formülasyonu ile sık sık polemiğe girmiştir.

Genel çizgilerini çizdiğimiz bu geleneksel fonun önündeki üç İncil'de yer alan vahiy sahnelerine bakalım. İsa, Musa ve Elia ile buluşmak için yüksek bir dağa çıkar; yanında Petros, Yakup ve Yuhanna vardır. Sonra "onların gözü önünde görünüşü değişti, yüzü güneş gibi parladı. Giysileri de ışık gibi akpak oldu."

Ortalığın ışıklamasıyla birlikte, ansızın diğer iki peygamber, Musa ve Elia da görünürler. Onlar öte yandan, ışıklı dünyadan gelmektedirler ve bu nedenle İncil tarihinde bu iki peygamber ışığın görünüşüyle karakterize edilir.

En eski Matta ve Markos İncilleri'nde Musa, Elia ve İsa arasında ayrıntılı bir ilişki kurularak, bir de Elia eşittir Yuhanna formülasyonu kurulmuştur. Bu ilişki üzerine yeni Ahit'te yapılan açıklama, ancak Musevi ve erken Hıristiyan melek peygamber ve melek Mesih inancı ile birlikte ele alınırsa anlaşılabilir. Bu pey­gamberler gittikleri yere ışık taşıyorlardı; çünkü Semavi meleklerdi. Ayrıca var oluşlarından önceki ve sonraki kimlikleri birleşmişti; aynıydı, Kuran'daki melek öğretisi sistematiğinin önemini belirtmek gerekirse, İsa'nın, yani meleğin yalnız görüntüsünün çarmıha çakıldığı veya görünüşünün acı çekerek, çarmıhta canı­nı verdiği ve sonra mucizevi bir tarzda göğe uçtuğu inancı, Kuran'daki melek inancının kökeninin İncil'de aramak gerektiğini gösteriyor ve aralarında bir bağ­lantı da var.

İsa'ya görünen bu ışık, aynı zamanda Mesih sırrının da bir parçasıdır ve in­san İsa'nın melek niteliğini değil, var oluşundan sonraki melek niteliğini gösterir. Bu inanca göre İsa dünyevi ölümünden sonra tanrının melekleri arasına karışa­caktı. İsa var oluşundan önce melek niteliği taşıdığı inancına karşıydı.

İsa'nın bu konudaki çekingen tavrının aynısını, Muhammed'in var oluş öncesinde ve sonrasındaki melek peygamberliği ve Muhammed'in açıkladığı ışık görüntüsü tartışılıyordu; bazıları inanıyor, bazıları inanmıyordu. Yalnız Muham­med'in yaşadığı geleneklerine göre mucizevi bir tarzda göğe çıkmaları önemli. Çünkü bu üçünün bir arada olması, her üçünün de melek olduğunu gösteriyor. Dünyaya indikleri zaman ışık samaları bir ışık huzmesi içinde yeryüzüne inme­leri bu melek inancını güçlendiriyor.

Yeni Ahit'teki görünme sahnesi ile İslam'daki Nuru Muhammed inancı arasın­daki açık bağlantı, İsa'nın kendi Mesih niteliğini gizlemeye çabalaması ve Mu­hammed'in melek peygamberliğini açık bir biçimde açıklamaması, tersine bu inancı denek tahtası olarak değerlendirmesi arasındaki koşutlukta kendini gösteriyor. Hiç kuşkusuz Matta ve Markos İncilleri'ndeki İsa'nın Musa ve Elia ile bir arada görünmesi, İsa'nın ışık ve peygamberler kaybolduktan sonra müridlerine bu olayı başkalarına anlatmalarını yasaklaması da bunu gösteriyor. İsa bu yasaklamayı “insanoğlu ölüler arasından dirilinceye dek bu görmeyi, hiç kimseye anlatmayın” diyerek sınırlamıştır yani İsa sonunda, gerçekten semavi melek, tanrının yüce katındaki melek isa oluncaya kadar ki dönemde yandaşları ve ba­zı müminler onun çevresine bir ışığın sardığını görmüşlerdi. Daha sonraları, özellikle Şii peygamberlik inancında, bu peygamber ışığı teolojik bir tasarım oluşturmuştur. Şii peygamberlik ve inanç öğretisi, ilk ve erken Hıristiyanlığın me­lek peygamberlik ve melek Mesih öğretisini üstlenmiş, geliştirmiş ve sürdürmüş­tür.

Sure 3,79 ve 4,71 'de erken Hıristiyan melek peygamber ve melek Mesih öğ­retisi ile Muhammed'in melek peygamber ve kurtarıcı melek arasındaki sıkı bağ­lantı görülebilir. Muhammed'in ölümünden sonra anlaşılır pratik nedenlerle, er­ken İslam döneminin en önemli evresinde Muhammed'in Kuran'ı teoloji bilgileri yetersiz ve halifelerin buyruklarına itaat eden ilahiyatçılar tarafından tahrif edildi; tanınmaz bir duruma sokuldu. Hiç kuşkusuz özellikle Muhammed'in erken Hıris­tiyan teolojik düşüncesi ve tasarımının anlaşılmaz bir duruma gelmesi için gere­ken her şey yapıldı. Kuran'daki bu tahrifat, ancak kitabın içindeki metinleri yeni­den kurgusuyla ve erken Hıristiyanlık ve İsa üzerine yeterli bilgilerin yardımıyla incelenebiliyor ve yeni yorumlar yapılıyor.

Özetle İslam'ı kuran Muhammed'in İsa ve erken Hıristiyanlık, Hıristiyan teo­lojisinin kurumlaşması ve gelişmesi üzerine yeterli bilgiye ve birikime sahip oldu­ğu kesinlikle anlaşılıyor. Muhammed aslında Elen-Satı Hıristiyanlığının küresel çıkarları uğruna bir kenara itilen erken Hıristiyanlığın İsa ve peygamberlik tasa­rımının en bilgili temsilcisiydi. Satı Hıristiyanlığının bilinçli olarak üstünü kapattı­ğı, çağdaş Doğu ilahiyatçılarının da yeterli önemi vermeyerek, yan çizdikleri ger­çek de budur.
Teşekkür ederim.