Eski Ahit'te 'Kardeş Karı-Kocalık'
'Kardeş karı-kocalık' tanımlaması şeklindeki 'karmaşık mesele', Eski Ahit'te İbrahim/ Abraham/ Avraham tarafından , karısı Sara'ya, aynı zamanda 'kız kardeşim' diye de bahsetmesi biçiminde devam etmektedir.
Nuh soyundan A(b)(v)raham, karısı Sara'yı, Eski Ahit’te iki ayrı bölümde 'kız kardeşim' diye de tanıtmaktaydı.
Eski Ahit'in ilk kitabı Yaratılış'ın 12. bölümünde, tanrı Yehova (Yeh-Wah/ E-A) tarafından daha henüz 'Ab-ra-ham' kılınmadan önce, sadece Ab-ram, İb-ram, Av-ram iken, karısı Sara'yı, Mısır Firavununa 'kızkardeşim' diye tanıtması şöyle anlatılmaktaydı:
"Avram Mısır'da.
Ülkedeki şiddetli kıtlık yüzünden Avram (Abram) geçici bir süre için Mısır'a gitti.
Mısır'a yaklaştıklarında karısı Sara'ya, "Güzel bir kadın olduğunu biliyorum" dedi, "Olur ki Mısırlılar seni görüp, 'Bu onun karısı' diyerek beni öldürür, seni sağ bırakırlar. Lütfen, 'Onun kızkardeşiyim' de ki, senin hatırın için bana iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar."
Avram Mısır'a girince, Mısırlılar karısının çok güzel oldugunu farkettiler.
Kadını gören firavunun adamları, güzelliğini firavuna övdüler. Kadın saraya alındı. Onun hatırı için Firavun Avram'a iyi davrandı. Avram davar, sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve kadın köle, deve sahibi oldu.
Tanrı, Avram'ın karısı Sara yüzünden Firavunla ev halkının başına korkunç felaketler getirdi.
Firavun Avram'ı çağırtarak, "Nedir bana bu yaptığın?" dedi, "Neden Sara'nın karın olduğunu söylemedin?
Niçin 'Sara kızkardeşimdir' diyerek onunla evlenmeme izin verdin? Al karını, git!"
Firavun Avram için adamlarına buyruk verdi. Böylece Avram'la karısını sahip olduğu herşeyle birlikte gönderdiler." (12.Bölüm)
Ab-ram'ın, daha sonra Abraham olarak peygamberlik mertebesine erişmesinden sonra, karısını, 'kızkardeş' olarak tanıtması bir başka bölümde yeniden ele alınmaktaydı:
"İbrahim ile Avimelek.
İbrahim Mamre'den Negev'e göçerek Kadeş ve Sur kentlerinin arasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar'da kaldı. Karısı Sara için, "Bu kadın kızkardeşimdir" dedi. Bunun üzerine Gerar Kıralı Avimelek adam gönderip Sara'yı getirtti.
Ama Tanrı gece düşünde Avimelek'e görünerek, "Bu kadını aldığın için öleceksin" dedi, "Çünkü o evli bir kadın."
Avimelek henüz Sara'ya dokunmamıştı. "Ya RAB" dedi, "Suçsuz bir ulusu mu yok edeceksin?
İbrahim'in kendisi bana, 'Bu kadın kızkardeşimdir' demedi mi? Kadın da İbrahim için, 'O (erkek) kardeşimdir' dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu."
Tanrı düşünde ona, "Bunu temiz vicdanla yaptığını biliyorum" diye yanıtladı, "Ben de seni bu yüzden bana karşı günah işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim.
Şimdi kadını kocasına geri ver. Çünkü o bir peygamberdir.
Senin için dua eder, ölmezsin. Ama kadını geri vermezsen, sen de sana ait olan herkes de ölecek, bilesin."
Avimelek sabah erkenden kalktı, bütün adamlarını çağırarak olup biteni anlattı. Adamlar dehşete düştü.
Avimelek İbrahim'i çağırtarak, "Ne yaptın bize?" dedi, "Sana ne haksızlık ettim ki, beni ve kırallığımı bu büyük günaha sürükledin? Bana bu yaptığın yapılacak iş değil."
Sonra, "Amacın neydi, niçin yaptın bunu?" diye sordu.
İbrahim, "Çünkü burada hiç Tanrı korkusu yok" diye
yanıtladı, "Karım yüzünden beni öldürebilirler diye düşündüm.
Üstelik, Sara gerçekten kızkardeşimdir. Babamız bir, annemiz ayrıdır. Onunla evlendim.
Tanrı beni babamın evinden gurbete gönderdiği zaman karıma, 'Bana sevgini söyle göstereceksin: Gideceğimiz her yerde kardeşin olduğumu söyle' dedim."
Avimelek İbrahim'e karısı Sara'yı geri verdi. Bunun yanisira ona davar, sığır, köleler, cariyeler de verdi.
İbrahim'e, "İşte ülkem önünde, nereye istersen oraya yerleş" dedi.
Sara'ya da, "Kardeşine bin parça gümüş veriyorum" dedi,
"Yanındakilere karşı senin suçsuz olduğunu gösteren bir kanıttır bu. Herkes suçsuz olduğunu bilsin."
İbrahim Tanrı'ya dua etti ve Tanrı Avimelek'le karısına, cariyelerine şifa verdi. Çocuk sahibi oldular.
Çünkü İbrahim'in karısı Sara yüzünden RAB Avimelek'in evindeki kadınların hamile kalmasını engellemişti" (BÖLÜM 20)
Hangi gerekçelerle kullanılmış olursa olsun, Eski Ahit'in en eski bölümlerinde, Sara, İbrahim'in 'karısı ve kız kardeşi' olarak nitelenmektedir.
Bu akrabalık kavramları, eski dönemin Sümer-Babil akrabalık kavramlarının devamıydı. Abram, sonradan Abraham halini alacak olan dini bir şahsiyet olduğu için, belki de, geçmiş akrabalık kavramlarını kullanmak zorundaydı da. Kurumsal mirası sürdürmek durumunda kalanlar, genel olarak, artık gerçek yaşamdan uzaklaşmış kimi kavram ve kurumları, geçmiş geleneğin sürdürülmesi bakımından, kullanmaya devam ederler.
Eski Ahit'in bu iki bölümünde, Abraham ile Sara arasındaki 'kardeş karı-koca' nitelemesi, yeni ahlaki değerler temelinde, çeşitli gerekçeler eklenerek 'kabul edilebilir' hale getirilmeye calışılmış gibidir. Eldeki Eski Ahit metinlerinde, bu kısımların sonradan gözden geçirilip düzeltildiğini; Sara için 'kız kardeş' kavramının kullanılmasının 'gerekçelendirilmeye' çalışıldığını düşünmek için nedenler var.
Herşeyden önce, 'baba bir ana ayrı' kardeşlik tezi, Eski Ahit'in 11. Bölümünde, oldukça ayrıntılı verilen secere kayıtlarıyla uyuşmamaktadır. Secere kayıtlarında şöyle deniliyordu:
"Terah soyunun öyküsü: Terah; Avram, Nahor ve Haran'ın babasıydı. Haran'ın Lut adlı bir oğlu oldu.
Haran, babası Terah henüz sağken, doğduğu ülkede, Kildaniler'in Ur Kenti'nde öldü.
Avram (Abram)'la Nahor evlendiler. Avram'ın karısının adı Saray, Nahor'unkinin adı Milka'ydi. Milka Yiska'nın babası Haran'ın kızıydı.
Saray kısırdı, çocuğu olmuyordu.
Terah, oğlu Avram'ı, Haran'ın oğlu olan torunu Lut'u ve Avram'ın karısı olan gelini Saray'ı yanına aldı. Kenan ülkesine gitmek üzere Kildaniler'in Ur Kenti'nden ayrıldılar. Harran'a gidip oraya yerleştiler."
Bu soy kütüğünde Sara, sadece, "Terah'ın oğlunun karısı olan gelini" olarak nitelenir. Sara'nın, Terah'ın bir başka kadından olma kızı olduguna dair bir belirti yoktur.
Buna karşılık, Sara'nın, 'kısırlığı' özel bir belirleme olarak yer almaktadır. Eski toplumda, kısırlık biyolojik olduğu kadar, kocasına çocuk vermeyen kutsal kadınları tanımlamak için kullanılmaktaydı. 'Kocasına çocuk doğuran' veya 'kocasına çocuk temin eden' kutsal kadınlara ilişkin hükümlerin anlamlarını Eski Yazılı Yasalarda incelemiştik. Sara'nın, kocasına 'çocuk vermeyen' anlamında 'kısır' bir kutsal kadın olduğu anlaşılıyor. Sara, kendi cariyesi Agar (Hacer)'i Abraham'a sunarak, kocasına 'çocuk temin etmiş bir kutsal tapınak görevlisi' olmalıydı.
Sara'nın öne çıkarılan 'kısırlığı', onun, Eski Ahit'in düzenlenişi sırasında artık gözden düşmüş olan 'kutsal fahişe'lik özelliğini, bir anlamda gizlemeye yönelik olmalıdır..
Eski Ahit'te yer alan 'karı-koca kardeşlik' kavramlarının kullanımı Abraham ve Sara ile sınırlı değildi.(2) Eski Ahit' gibi “kutsal bir kitap”ta;
"Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün!
Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı.
Ne güzel kokuyor sürdüğün esans,
Dökülmüş esans sanki adın,
Kızlar bu yüzden seviyor seni.
Al götür beni, haydi koşalım!
Kıral beni odasına götürsün."....
gibi "Süleyman'ın İlahiler İlahisi"nde yer alan bu tür 'erotik şarkılar'da, “kızkardeş-erkek kardeş” akrabalık kavramı ile 'karı-koca' olmak arasındaki eşitleme, bunun, genel bir kullanım tarzı olduğuna tanıklık etmektedir.
"Süleyman'in İlahiler İlahisi" arasında aktarılan bir şarkı şöyleydi:
"Erkek:
Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel!
Peçenin ardındaki gözlerin güvercinler gibi.
Siyah saçların Gilat Dağı'nın yamaçlarından inen
Keçi sürüsü sanki.
Yeni kırkılıp yıkanmış,
Sudan çıkmış koyun sürüsü gibi dişlerin,
Hepsinin ikizi var.
Yavrusunu yitiren yok aralarında.
Al kurdele gibi dudakların,
Ağzın ne güzel!
Peçenin ardındaki yanakların
Nar parçası sanki,
Boynun Davut'un kulesi gibi,
Kakma taşlarla yapılmış,
Üzerine bin kalkan asılmış,
Hepsi de birer yiğit kalkanı.
Memelerin sanki bir çift geyik yavrusu,
Zambaklar arasında otlayan
İkiz ceylan yavrusu.
Gün serinleyip gölgeler uzayınca,
Mür dağına,
Günnük tepesine gideceğim.
Tepeden tırnağa güzelsin, aşkım,
Hiç kusurun yok.
Benimle gel Lübnan'dan, yavuklum,
Benimle gel Lübnan'dan!
Amana doruğundan,
Senir ve Hermon doruklarından,
Aslanların inlerinden,
Parsların dağlarından geç.
Çaldın gönlümü kızkardeşim, nişanlım, (yavuklum),
Bir bakışınla,
Gerdanlığının tek zinciriyle çaldın gönlümü!
Aşkın ne güzel, kızkardeşim, yavuklum,
Şaraptan çok daha tatlı;
Esansının kokusu her türlü baharattan güzel!
Ey yavuklum, bal damlar dudaklarından,
Bal ve süt var dilinin altında,
Lübnan'ın kokusu geliyor giysilerinden!
Kapalı bir bahçesin sen, kızkardeşim, yavuklum,
Kapalı bir kaynak, mühürlü bir pınar.
Fidanların bir nar cennetidir;
Seçme meyvelerle,
Kına ve hintsümbülüyle,
Hintsümbülü ve safranla,
Hintkamışı ve tarçınla, her türlü günnük ağacıyla,
Mür ve ödle, her türlü seçme baharatla.
Sen bir bahçe pınarısın,
Bir taze su kuyusu,
Lübnan'dan akan bir dere.
Kız:
Uyan, ey kuzey rüzgarı,
Sen de gel, ey güney rüzgarı!
Bahçemde es de güzel kokusu saçılsın.
Sevgilim bahçesine gelsin, seçme meyvelerini
Erkek:
Bahçeme girdim, kızkardeşim, yavuklum,
Mürümü topladım baharatımla,
Gümecimi, balımı yedim,
Şarabımı, sütümü içtim.
Kızın Arkadaşları
Yiyin, için, ey dostlar!
Mest olun aşktan, ey sevgililer!
Kız:
Ben uyuyordum ama yüreğim uyanıktı.
Dinleyin! Sevgilim kapıyı vuruyor.
"Aç bana, kızkardeşim, aşkım, eşsiz güvercinim!
Sırılsıklam oldu başım çiyden,
Kaküllerim gecenin neminden."
Entarimi çıkardım,
Yine giyinmeli miyim?
Ayaklarımı yıkadım,
Yine kirletmeli miyim?
Kapı deliğinden uzattı elini sevgilim,
Aşk duygularım kabardı onun için.
Kalktım, sevgilime kapıyı açayım diye,
Mür elimden damladı,
Parmaklarımdan aktı
Sürgü tokmakları üzerine.
(...)
Her satırı “Sümer-Babil kutsal çiftleşme ilahileri”ni; törensel koro şarkılarını anıştıran 'Süleymanın İlahiler İlahisi' parçaları, “kız ve erkek kardeş” akrabalık terimlerini kullanan “erkek ve kadınlar arasındaki evlilik”, cinsel ilişki şarkılarından başka bir şey değildi. Bu şarkılar içerisinde;
"Keşke kardeşim olsaydın,
Anamın memelerinden süt emmiş.
Dışarıda görünce öperdim seni,
Kimse de kınamazdı beni.
Önüne düşer,
Beni eğiten
Anamın evine götürürdüm seni;
Sana baharatlı şarapla
Kendi narlarımın suyundan içirirdim.
Sol eli başımın altında,
Sağ eli sarsın beni.
Ant içiriyorum size, ey Yerusalim Kızları!
Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye,
Gönlü hoş olana dek."
biçiminde daha tanımlayıcı olan aşk şarkıları, 'erkek-kız kardeş' akrabalık kavramları ile anlamdaş olarak kullanılan evlilik, sevgililik, karı-kocalık ilişkilerinin 'üvey kardeşlik' olasılığıyla açıklanamayacak kadar "karmaşık bir mesele" olduğunu göstermeye yeter de artar bile!(3)
Paris
06.10.2004
safakacmaz@yahoo.com
Açıklayıcı Notlar:
(1) Ab-ram ve Ab-ra-ham kavramlarının isim değil, bir dinsel kategori olduğundan bahsetmiştik. Tanrı Yehova, Ab-ram'ın 'ismini' değiştirip, onun artık 'kavimlerin babası' olması anlamında 'Ab-ra-ham' olduğunu ilan ederken bunu açıklıkla ortaya koymaktadır. Tanrı Yehova'nın, Saray'ın 'ismi'ni de Sara olarak değiştirmeyi önemsediği anlaşılıyor.
Öte yandan, Eski Ahit'in değişik versiyonları, Ab-ram'ı, Ab-ram olarak değil, Av-ram ; Abimelek değil, Avimelek.... biçiminde yani B harfi ile V harfini değiştirerek yazıp okumaktadırlar. Kiril alfebesinde B harfi günümüzde de V olarak okunmaktadır. Ruslar, bu okuyuş nedeniyle olsa gerek, Musevileri 'Yevre' olarak tanımlamaktadırlar. Bu kavramın 'Batıdakiler', 'Batılılar' anlamında kullanılmış olduğunu ve Yevropa - Avrupa'nın da bu Batı yön kavramı ile bağlantılı olabileceğini düşünmek mümkün görünüyor. Sümer-Babil tabletlerinde, Martu olarak okunan topluluk 'Batıdakiler' anlamındaydı. Martu veya Marduk'u, Eski Ahit'in Namrut'u kabul edersek, Nemrut yöresi, Sümer ve Babil için gerçekten de 'Batı' idi.
2)Turan Dursun, yetersiz sosyolojik birikiminden ve aslında "genel din kültürü" zayıflığından ötürü (sadece İslam lafzını ve literatürünü bilmek "din bilgisi" anlamına gelmiyor..), "İbrahim'in karısı Sara'ya Kız kardeşim" demesini , onun genel olarak yalan söyleyen birisi olduğuna kanıt olarak kullanmaktan daha öteye geçebilmiş değildir.
Bu yönüyle de, Musevilerin, İslamcıların dinsel zemininde kalmaya devam eder. Tek farkla: Ötekiler bu "yalan"ı olumlarlar ( yani, böylece "Abraham kendini böylece kurtarmış oldu"...gibi takiyyeciliği överler) ; T. Dursun ise olumsuzluk (yalancının biri!) örneği olarak niteler. Ama onlar, "Karım ve kızkardeşim" akrabalık terimlerinin Abraham döneminde Tevrat'ta yazılmış haliyle (Kızkardeşim ve karım!) kullanılmış olabilme olasılığını akıllarına bile getirmezler. Hitit, Anadolu ve Mezopotamya topluluklarının, MÖ. 2000'li yıllardaki akrablık kavramları kullanımı ve evlilik ilişki türlerindeki kuralları ile , onlara çok bağlı "Abraham geleneği" arasında bir ilişki kurma denemesinde bile bulunmazlar. Çünkü, sanki "akrabalık" kavramları "Adem'den bu yana..." değişmemiş ; "evlilik kuralları" eskiden beri aynen şimdiki gibiymiş gibi bakmaya devam ederler... (Turan Dursun için, bkz: Din Bu/2 , "Kuran'a ve Hadislere göre İbrahim "yalan" söyleyebiliyordu.."( sy. 233/234)
Abraham'ın oğlu ve gelini, yani İshak ve Rebekka arasındaki akrabalık terimlerde de, "kısır"lık ve "kızkardeş karım" bağıntılarında Abraham/Sara örneği aynen tekrar edilmektedir.
*-*-*-*
Turan Dursun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turan Dursun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7.05.2009
22.03.2009
Erdoğan Aydın ve Kaba Ateizm !
Erdoğan Aydın, Bilimsel Ateizm Alanına Doğru Yürüyebilecek mi?
Aşağıda, Erdoğan Aydın'a yönelik uzun zamandır sürdürdüğümüz eleştirilerden bir bölüm ve onun, anlaşıldığı kadarıyla Muazzez hanımın yargılanması sırasında yayınladığı, bir makalesinin özeti yer alıyor.
Geldiğimiz noktada, ben, Erdoğan Aydın'ın “İslamiyet ve Bilim” adını verdiği o kaba ateist, bilimsel temelden uzak, “din” denilince bundan bir “hurafeler toplamı”nı anlayan, "Sümer"lerden ve genelde eski toplumsal tarihten oldukça bihaber " bilimsel din araştırma"sının, artık “yeni baskı”larını yapmamasını bekliyorum.
Çünkü, "Sümer Tabletleri" makalesindeki yaklaşım, eğer devam ettirilirse, "İslamiyet ve Bilim" dediği kitapların yaklaşımını reddetmekle sonuçlanmak zorundadır.
İçtenlikle umuyor ve diliyorum ki, "bir dost, bir kardeş" olarak Erdoğan Aydın, bilimsel ateizm yönünde ilerlesin!
Safa Kaçmaz.
**
Tanrı Kâinatı (Neden) 6 Günde Yarattı...
….
Eğer, Turan Dursun, Erdoğan Aydın, Server Tanilli, İlhan Arsel gibi yazarlarımız, eski dinsel metinleri Mezopotamya erken topluluklarının yaşam biçimleri ve onu anlatan tarihleriyle bir parça bağ içinde ele alabilme yeteneği gösterebilmiş olsalardı, Eski Ahit’te, Tanrının evreni niye ille de “6 gün” takvim değeri ile yaratmış olduğunun anlatılmış olabileceğini; aynı tanrı bir Tufan yaparken, neden "Yarattığı insanlar”la birlikte “hayvanları, sürüngenleri, kuşları da Yeryüzü’nden silip atacağım” demiş olabileceğini bir parça sorgulayabilirlerdi.
Bu kalıpsal deyimlerde Tanrı’nın neden ille de “Yeryüzü” vurgusu yaptığını bir parça düşünebilirler; Tanrı’nın, basit bir şekilde “onları yok edeceğim” demek yerine “Yeryüzü’nden silip atacağım” demiş olmasının üzerinde düşünme kapısını aralayabilirlerdi.
Erdoğan Aydın’ların bu alandaki cehaleti, “Din” üzerine yazdığı yazılarda bol bol “cehalet” eleştirisi yapmakla, maalesef ortadan kalkmış olmuyor.
…
**
Yaratılış Bilmecesini Çözmek !
…
Dinsel gelişmenin önüne geçme çabasında, din’lerin eski kaynaklarını tanımak bugün çok daha önem kazanmaktadır..
Eski ‘Yaratılış’ ilahilerinde yer alan , ‘tatlı su-tuzlu su’, ‘aşağı-yukarı’,‘ışık-ateş’, ‘gece-gündüz’, ‘aydınlık-karanlık’ gibi kavram anlamları açığa çıkarıldığı ölçüde, şimdiki dinlerin ‘yaratılış’ anlatımlarının, erken Akado-sammaru topluluklarının karşılıklı tarih ve karşılıklı ilişki düzeninin farklı anlatım tarzlarına dayandığını artık görmeye başlamış bulunuyoruz.
Bu ilahilerde ,‘Yeryüzü’ ve ‘Gökyüzü’ kavramları da öylesine somut, elle tutulan ve doğal bir şekilde ele alınır ve anlatılır ki, o anlatımlarda, Gökyüzü’nden bahsederken birden bire Kazma’ya geçmek hiç bir anormallik yaratmaz.
Çünkü, burada sözü edilen Gök ve Yer, Akkado-sammaru toplulukların bir öteki tanımı, bizzat kendileriydi."Yukarı Mezopotamya" ile "Aşağı Mezopotamya" topraklarının bir tanımlama türüydü. ‘Kazma’ ise, Türkiye’de şimdi bile eğitilmemiş bir kişiyi tanımlama deyimi olarak kullanılır ; dolayısıyla 'kazma', Gılgameş’in ikizi, rakibi, ittifakdaşı Çiftçi-köylü Enkidum’un bir anlatım biçimi, Adem'in çiftçi olan varyantı, yani eğitilmemiş bir "insan" tanımıydı. Belki de bu nedenle, burada anlatılan Adem "yaratıldığı" sırada "gözü kapalı"ydı ve henüz "bilgelik" kazanıp "gözleri açılmamış"tı. Kelime anlamıyla "karagöz", yani gözü kapalı, cahil, kaba-saba birisi idi. “Çoban” ve “Çiftçi” arasındaki atışma ve çelişmelere, bütün eski kaynaklardan itibaren rastlanır.
Avrupa’nın ‘Aydınlanma’ döneminin en ünlü eski beyinlerinden günümüzün din ve doğu uzmanlarına kadar herkes (yakın zamana kadar hepimiz ) bütün bu eski dinsel anlatımlarda, erken Mezopotamya toplumlarının gerçek tarihini bulmak ve aramak yerine, onlarda sadece ‘efsane ve-ya uydurma’ keşfedebilmişlerdi. Eski İlahilerin ve onlara dayanan Tevrat veya Kuran’ın, ‘cahil eski toplum’ tarafından nasılsa üretilmiş bu tür efsane ve-ya uydurma’lara dayandığına yönelik böyle bir kör inanç, Türkiye kamuoyunda uzun yıllar önce Turan Dursun tarafından, din’i İslam’la eşitleme eğilimi halinde de yansıtılmıştı. Turan Dursun'un bu "samimi çabaları"nın, sonuçları itibariyle önemli teorik tahribatlar yarattığını artık ortaya koymak gereklidir.
Şimdi Erdoğan Aydın gibi yazarlar tarafından sürdürülen bu genel çizgi, ‘Akkado-sammaru’ tarihinden, Enuma Eliş’ten, eski tabletlerdeki dinsel anlatımlardan, eski toplumun örgütlenme ve ilişki tarzlarından tamamen bağımsız bir ‘İslamiyet’i ‘Bilim’le karşılaştırma çabası içinde ‘cilt’leri doldurmaktadır. Boş laflar yazmanın örneğidirler bu ciltler. Fakat, Tevrat’tan bağımsız bir Kuran; Enuma Eliş’ten bağımsız bir Tevrat, bilimsel bakımdan incelenemez.
Bu, temel bir metot konusudur ve Erdoğan Aydın gibi "aydınlanmacı" ve "bilimci"ler işte özünde bilim karşıtı metotlarla böyle bir güya "ateist" mücadele yürütüyorlar.
Erdoğan Aydın, bu alanda eğer bir parça araştırmaya yönelirse, daha ilk anlarda, İslam’ın çerçevesi ve deyimleri içindeki ‘mantık’ alanında kalarak oluşturduğu cilt’ler dolusu kitap sayfalarının, bölümlerinin adım adım anlamsızlaşıp yürürlükten kalkmak zorunda olduğunu görecektir. Umalım ki o, bunu bizzat kendisi görsün…
Kuran’ın tanrısı, anlatıma göre, Gök ve Yer bitişik iken onları birbirinden ayırmış ve ‘yaratılışı’ böyle gerçekleştirmiş ise, artık biliyoruz ki, bu temel kavramların yer aldığı erken ilahiler Enlil dönemlerine aitti ve Muhammed’den en az 4000 yıl öncesinde sözlü ve daha sonra da tabletlerde yazılı olarak bulunuyordu. Böyle bir durumda, Erdoğan Aydın'ların yaptığı gibi, "Yerin Gökten ayrılması" sözleri üzerinden sadece Muhammed’e vurarak İslam’ı eleştirmek ve yapılan bu işi de, "din eleştiriciliği" olarak farz etmek, oldukça çocukça bir çabadır ve bilinçlenmek isteyen kitleler bakımından ise hedef saptırıcıdır.
Erken ilahide şöyle deniyordu:
« Nimetlerin gerçek yaratıcısı,
Kararları değiştirilemeyen Efendi,
Topraktan ülkenin tohumunu filizlendiren Enlil,
Yer’den Gök’ü ayırmayı düşündü,
Gök’ten Yer’i ayırmayı düşündü.
Ortaya çıkan varlıkların büyümesi için,
“Gök ile Yer’in Kemiği”nde (Nippur) ... Yaydı.
Kazma’yı var etti, ‘Gün’ü yarattı,
Emeği gösterdi, yazgıyı belirledi,
….
Efendi Kazma’yı çağırdı, kaderini belirledi…»
(Kramer,Sumer Mitolojisi,Kabalcı,s.103)
Bu tür örnekler, ‘Gök’ ,‘Yer’, ‘kazma’ gibi eski ilahi temel kavramlarının, erken dönemlerde belki bir başka anlamda kullanılmış olabileceğine dair,herkes için uyarıcı işaretler olmalıydı.
Gelgelelim, ister dini inanca sahip olsun, olmasın; ilahiyatçı, tanrıtanımaz, ‘aydınlanmacı’ ve takipçi Doğu nihilistleri,‘Yer ve Göklerin yaratılması’, ‘birbirinden ayrıştırılması’ vb. konularında Eski Ahit’in kahin ve rahip yorumlarına kendilerini öyle kaptırmışlardır ki,düşüncelerinde, tabletlerin belki bir başka konuyu anlatmış olabileceğine ait bir kuşku izi bile taşıyor görünmezler...
Oysa Erdoğan Aydın , ‘bilim’de ‘kuşku’nun yerini Hançerlioğlu sözlüklerinden yaptığı aktarmalarda ne de güzel yineleyip duruyordu…
**
Dinlerin Eleştirilmesinde Yöntem ve İçerik-8
….
Dinsel inançların erken kökenleri söz konusu olduğunda, sanki, farklı dinler sadece birbirlerinden çalınmış bazı anlatımlara dayanıyormuş gibi, “İslam, Musevilik ve Hiristiyanlık..” denilerek bir genelleme yapılmasına karşı çıkıyoruz.
Anımsayacağımız gibi, bu tür hatalı genellemeleri yapan Erdoğan Aydın, Turan Dursun gibi yazarlarımıza, hatta sertçe, eleştirilerde bulunuyorum.
Mesela Erdoğan Aydın, “Yaratılış” anlatımını kast ederek, “Bu rivayeti İ.S. 6 yüzyıl Arabistan koşullarında akılda kaldığı haliyle yineleyen Kuran…” (İslamiyet ve Bilim. S.89) derken aynı temelsiz, tahlil yoksunu, din’leri toplumsal temellerinden kopararak “Din hurafedir ve birbirinden çalma anlatımlardır” anlayışının yansıması olan sözleri bir kez daha yinelemiş olur. Oysa, her eski dinsel anlatımda, “yaratılış” ayinleri farklı biçimlerde yaşanmıştı ve işte bu nedenle de farklı bir şekilde aktarılıyordu. Eski Ahit’te birden fazla “Yaratılış” anlatımının; Kuran’da ise birden çok “yaratılış maddesi” bulunuyor olmasının nedeni buydu. “Kutsal Kitap”ların “varlık”larının ,“Su”dan, “Toprak”tan, “ol sözü”nden, “kan pıhtısı”ndan, “çamur”dan ; “yumurta”dan vb. meydana gelmesinin nedeni, anlatıcı peygamberlerin mantıksızlıkları değil, kendilerinden önceki farklı toplulukların bu tür farklı yaratılış anlatımları bulunmasıydı. Onlar, değişik anlatım veya ilahilerin giderek kaynaşmış bu farklı “madde”lerine ister istemez kendi anlatımlarında yer vermek zorunda kalmışlardı.
Kaba bir karşılaştırmayla bile, “Deveyi haram” addeden Musevilik ile “deveyi en makbul kurban kabul eden İslam” arasında tek yönlü bir çalıntı, “anımsama” olduğu edebiyatının boşluğu görülebilir. Bu tür yaklaşımlar, Erdoğan Aydın türünde yazarlarımızın dinleri uydurmalar toplamı görmelerinden ve aslında dini edebiyatın kökenlerini tanımamalarından kaynaklanıyor.
…….
**
Safa Kaçmaz 2008 TÜYAP Kitap Fuarında
‘Sümer ve Akad’ ilahilerinde ve dolayısıyla
Tevrat, İncil ve Kuran’da yer alan temel dinsel kavram ve anlatımların
“yeni bir okuma tarzı” ile ele alınması!
Tarih temeline oturtulmuş bu yeni okuma tarzı ile
İ. Arsel’lerin, T. Dursun’ların, Erdoğan Aydın’ların, M. Belge’lerin,
‘bilim’ veya Ateizm adına yazdıkları ,
artık genellikle,
‘içi boş kağıt’ ve ‘aydınlanmacı hurafe’
halini almaktadır!
**
Yaratılış Bilmecesini Çözmek !
Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-3
Dinlerin Eleştirilmesinde Yöntem ve İçerik-8
TÜYAP Fuarında Buluşma ve İmza Günü (2008)
Eski Toplumdan Kuran’a Ulaşan İzler
'Taşlayarak Öldürme' Ve İnsanbilim!
TÜYAP Fuarında Buluşma ve İmza Günü (2008)
Aydınlanma Konferansı'nda Erdoğan Aydın-1
***
Çivi Çiviyi Söker!
Sümer tabletleri
Erdoğan Aydın
…..
Farklı renk ve gerekçelerle kılıflanan muhafazakârlığın tüm ülkeyi kuşattığı bir atmosferde en son başardığımız şey de, 92 yaşındaki yüz akı bir bilim insanımızı, Muazzez İlmiye Çığ'ı yargılamak oluyor.
KUTSAL KİTAPLARIN KAYNAĞI
Bir Sümerolog olarak Çığ, 75 yaşına kadar biriktirdiklerini, popüler kültürümüzle harmanlayarak bizimle paylaşmaya karar vermişti. İyi ki de vermişti; çünkü biz de bu sayede dinsel söylenceler ve Batı kültürünün temelindeki Sümer birikimini görme şansı elde edecektik.
Kuşkusuz bu temellere ilk işaret eden o değil; bu noktada Samuel Noah Kramer başta olmak üzere başka Sümerologların önemli katkısı var. Ancak onların bilim dünyasına kaynak olarak sunduğu bilgilerin, önyargılarla şekillenen popüler kültürümüzü de değiştirmesi, sıradan insanın elinde maddi bir güce dönüşmesi için yapılması gereken daha pek çok şey vardı. İşte Çığ'ın yöneldiği alan tam da bu gereksinimin karşılanmasıydı: "Çivi Çiviyi Söker" adlı söyleşisinin başlığındaki gibi, çivi yazılarının çözümünden başlayan o çok ince işçilikten, kafalarımızın paslı çivilerini söken bir fikir işçiliğine atlamıştı. Üstelik bu işe sadece çevirmen-yorumcu olarak değil, bizzat Çiviyazı metinlerin dilini çözen bir aydınlanma işçisi olarak katılacaktı. S. N. Kramer'in öğrencileri olarak, arkadaşı Hatice Kızılyay ile birlikte, İstanbul Arkeoloji Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi'ndeki Sümer edebiyatına ait 1400 tabletin çözümünü sağlayacaktı. Ancak onun özel katkısı, bunların ötesinde söz konusu metinlerin günümüz ve özellikle kutsal metinlerle olan ilişkisini daha geniş bir kapsamla aydınlatmak olmuştur.
Yayınladığı çalışmalarıyla Çığ, pek çok dinsel söylencenin ilk kaynağının Sümer yazıtları olduğunu, kutsal kitapların bunları Sümer'den devşirdiğini kuşkuya yer bırakmayacak bir netlikle gösteriyor. Bizzat Adem efsanesinin bile, insanlığın geldiği o aşamadaki anlam ihtiyacının ürünü olarak insani-dünyevi bir yaratı olduğunu ve bu yaratının da bizzat Sümerlere ait olduğunu gösteriyor (Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, s.35).
Çığ, Sümer kültürünün, sadece Yaratılış konusunda değil, başta örtünme, Tufan, cennetten kovulma, Eyüp, Lut, İbrahim olmak üzere diğer pek çok konuda da kaynak kültür olduğunu gösteriyor. Ayrı bir kitap olarak incelenen "Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre İbrahim Peygamber" adlı çalışma ise İbrahim'e dair elimizdeki en ciddi kıyaslama ve bilgilendirme çalışması.
Kutsal kitapların gerçekte Sümerlerin anlam dünyasını taklit ettiğini, böylece tanrısal olduğunu sandığımız pek çok şeyin insani-dünyevi bir üretim olduğunu öğrenmiş olduk ondan. Bütün bu bulguların vardığı yargı ise, gerçek ve biricik yaratıcının insan, onu yaratıcı kılan biricik faktörün de maddi koşullar olduğu ve tabii bunların ilk yaratıcısının Sümerler olduğudur. Cennet özlemi ve cehennem korkuları nedeniyle insanların çoğu bunları görmezden gelse bile, dinlerin siyaset ve hukuk alanından, insanların vicdanına, anlam dünyasına çekilmelerini zorunlu kılan bulgulardı bunlar.
TARİH SÜMER'DE BAŞLAR
Çığ bize Sümerlerin, öyle kolayca es geçilemez bir uygarlık birikimi olduğunu, sanılanın aksine pek çok şeyin ilkinin Sümer'de olduğunu öğretir.
Batı kültürünün Yunan temelli olduğuna dair efsane Sümer'e dair bilgilerin artmasıyla çökecekti. Kazı bulguları, kemer, kubbe, sütun, yuvarlak pencere, mozaik, sunak gibi pek çok mimari özelliğin Yunan ve Roma'ya Sümerlerden geçtiğini gösterecekti. Tuğla, kerpiç, künklerle evlere kadar getirilen su yolları, tuvalet, lağım teşkilatı Sümerlerle başlamıştı. Kanallar açarak bataklıkların kurutulması, tarımsal sulama, suların önüne set konarak bir tür baraj yapımı, han ve motel yapımı onlarla başlamıştı. Daha önemlisi uygarlığın temeli tekerlek 5 bin yıl önce onlar tarafından bulunmuştu. Su taşımacılığı ve yelkenliler de onların buluşuydu. İlk yazılı kanunlar, ilk kadastro, eşit işe eşit ücret de onların ürünüydü. Yine ay eksenli 12 aylık takvim, burçlar, ilk tıp ve sıkı durun Yunanlı Pisagor'a mal edilen teorem de tablet üzerinde çizilmiş olarak onlardan miras kalmıştı (İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, s.9-12).
Çevirisini yaptığı ustası Kramer'in kitabının ismindeki gibi, tarih, gerçekten de Sümer'de başlamıştı. Ancak insanlığın Sümerleri hak ettiklerince anlayabilmesi için bu unutulmuş, dinsel kültürlerce yutulmuş olan bu kültür üzerine çalışmalar yapılabilecek bir gelişmişlik düzeyi gerekecekti. Bu çerçevede geçen yüzyılın başlarında başlayan çalışmalar, bu yüzyılın yarısından sonra olgunlaşacak, birçok metnin anlaşılması ve tanımlanması mümkün olacaktı. Alınacak daha epeyi yol, çözülecek ve bulunması gereken daha pek çok tablet var kuşkusuz. Ancak gelinen nokta Sümerlere dair ciddi bir bilgi birikimine, dahası onların insanlığa ne denli ciddi bir uygarlık atılımı yaptırdığına dair yorum yapmamız için yeterli. Sümer kültürünün dinsel efsanelerin kaynağı olduğu gerçeği, bu bilgiler içindeki en önemli mesele değil kuşkusuz; ancak dinsel bağnazlığın hâlâ sürdüğü, insanlığın, yaşadığı sorunların çözümünü dinde arama eğiliminin her üç dinde de hâlâ önemli bir rol oynadığı günümüzde işin bu yanı da büyük öneme sahip.
Bir Mezopotamya uygarlığı olan Sümer, insanlık tarihindeki en temel ilklerden yazıyı da icat eden uygarlık. Önce resim şeklinde başlayan bu yazı taşlar üzerine kazılmış. Daha sonra Fırat ve Dicle nehirlerinin getirdiği balçık, yazı malzemesi olarak kullanılmış. MÖ 2. binin başlarında hemen her konuyu yazacak şekilde geliştirilmiş. Dahası belgelerden de anlaşıldığına göre yazının icadından hemen sonra okullar açılmış ve yazı bu sayede hem yaygınlaşmış hem de geliştirilmiş. Ticari gelişimin de gereksinimi olarak gelişen yazı alışveriş hesapları ve makbuz yazımı işlevi yüklenerek ticari gelişime de katkı yapmış.
İlk yazının bu dünyevi-insani bulunuşunun bilgisi, günümüz dincilerinin rahatsızlığı için yeterli; çünkü kutsal kitaplar "ilk insan" Adem'in tüm bilgilerle donanmış olarak yeryüzüne indiği, üstelik kendisine kitap verildiği yargısıyla biçimlenmiş. İşin acısı, ilk yazının Sümerlerce ve dünyevi-insani bir süreçte değil de Allah tarafından Adem'e öğretildiği iddiasına üniversitelerimizde bile karşılaşabiliyoruz. Böylesi dinsel önyargılara karşı Çığ, Adem'e öğretilenin nasıl bir yazı olduğunu, hangi dilde öğretildiğini, ne üzerine yazıldığı ve neler yazdırıldığını soruyor haklı olarak. Bu soruların yanıtı yok tabii, çünkü yanıtlar bilimin değil, hikmetinden sual olunmaz dogmanın alanına giriyor. Bu bağlamda Çığ, önümüzü karartan bir safsatadan gerçeğin alanına geçmeye zorluyor bizi (Ortadoğu Uygarlık Mirası, s.45).
ÇIĞ'IN ÖĞRETTİKLERİ
Kutsal kitaptan başka bir yol göstericiye gereksinimimiz olmadığını düşünenler açısından Çığ'ın yaptığı iş gerçekten de tahammül sınırlarını zorluyor. Çünkü o, bin yıllar öncesinden taşlara verilen şekillerden geçmişimizi aydınlatırken, günümüzü de önyargılardan uzak yaşama şansı sunuyor. Çığ, 5 bin yıllık taşları konuşturarak hiçbir şeyin gökten inmediğini, her şeyin birikimsel ve tabii insani/dünyevi bir gerçekliğin ürünü olduğunu gösteriyor. Dahası, 5 bin yıl öncesinde taş, çekiç keskilerle bir yazıcılar ordusunun yarattıklarını göstererek, bizi ne kadar az okuduğumuz, ne kadar az kitap edindiğimiz gerçeğiyle de yüzleştiriyor.
Tarih yazmaya bundan 6 bin yıl önce Mezopotamya'nın verimli topraklarında başlayan Sümerler, gerçekte insanlığın maddi manevi anlamda kültürel atalarını oluşturuyor. Devralınan bu mirasın insani-dünyevi kaynaklarını reddederek her şeyi Tanrı'ya ve onun belirlediği kadere bağlayan insanlık adeta kendine çelme atıp düşürmüş oluyor. Kendini düşüren mantığı ördükten ve bunu cennet özlemi ve cehennem korkusuyla güçlendirdikten sonra insanlık, ne yazık ki yaratıcı gücüne yabancılaşıp, kendisini uzun yüzyıllar karanlığa gömüyor. Bu ise ortak ideallerimizi bulandırmanın ötesinde bizi birbirimize karşı önyargılarla donatarak, dünyamızı, egemenlerin keyiflerince at koşturdukları bir oyun alanına dönüştürüyor.
Erdoğan Aydın
****************************************************************************
Aşağıda, Erdoğan Aydın'a yönelik uzun zamandır sürdürdüğümüz eleştirilerden bir bölüm ve onun, anlaşıldığı kadarıyla Muazzez hanımın yargılanması sırasında yayınladığı, bir makalesinin özeti yer alıyor.
Geldiğimiz noktada, ben, Erdoğan Aydın'ın “İslamiyet ve Bilim” adını verdiği o kaba ateist, bilimsel temelden uzak, “din” denilince bundan bir “hurafeler toplamı”nı anlayan, "Sümer"lerden ve genelde eski toplumsal tarihten oldukça bihaber " bilimsel din araştırma"sının, artık “yeni baskı”larını yapmamasını bekliyorum.
Çünkü, "Sümer Tabletleri" makalesindeki yaklaşım, eğer devam ettirilirse, "İslamiyet ve Bilim" dediği kitapların yaklaşımını reddetmekle sonuçlanmak zorundadır.
İçtenlikle umuyor ve diliyorum ki, "bir dost, bir kardeş" olarak Erdoğan Aydın, bilimsel ateizm yönünde ilerlesin!
Safa Kaçmaz.
**
Tanrı Kâinatı (Neden) 6 Günde Yarattı...
….
Eğer, Turan Dursun, Erdoğan Aydın, Server Tanilli, İlhan Arsel gibi yazarlarımız, eski dinsel metinleri Mezopotamya erken topluluklarının yaşam biçimleri ve onu anlatan tarihleriyle bir parça bağ içinde ele alabilme yeteneği gösterebilmiş olsalardı, Eski Ahit’te, Tanrının evreni niye ille de “6 gün” takvim değeri ile yaratmış olduğunun anlatılmış olabileceğini; aynı tanrı bir Tufan yaparken, neden "Yarattığı insanlar”la birlikte “hayvanları, sürüngenleri, kuşları da Yeryüzü’nden silip atacağım” demiş olabileceğini bir parça sorgulayabilirlerdi.
Bu kalıpsal deyimlerde Tanrı’nın neden ille de “Yeryüzü” vurgusu yaptığını bir parça düşünebilirler; Tanrı’nın, basit bir şekilde “onları yok edeceğim” demek yerine “Yeryüzü’nden silip atacağım” demiş olmasının üzerinde düşünme kapısını aralayabilirlerdi.
Erdoğan Aydın’ların bu alandaki cehaleti, “Din” üzerine yazdığı yazılarda bol bol “cehalet” eleştirisi yapmakla, maalesef ortadan kalkmış olmuyor.
…
**
Yaratılış Bilmecesini Çözmek !
…
Dinsel gelişmenin önüne geçme çabasında, din’lerin eski kaynaklarını tanımak bugün çok daha önem kazanmaktadır..
Eski ‘Yaratılış’ ilahilerinde yer alan , ‘tatlı su-tuzlu su’, ‘aşağı-yukarı’,‘ışık-ateş’, ‘gece-gündüz’, ‘aydınlık-karanlık’ gibi kavram anlamları açığa çıkarıldığı ölçüde, şimdiki dinlerin ‘yaratılış’ anlatımlarının, erken Akado-sammaru topluluklarının karşılıklı tarih ve karşılıklı ilişki düzeninin farklı anlatım tarzlarına dayandığını artık görmeye başlamış bulunuyoruz.
Bu ilahilerde ,‘Yeryüzü’ ve ‘Gökyüzü’ kavramları da öylesine somut, elle tutulan ve doğal bir şekilde ele alınır ve anlatılır ki, o anlatımlarda, Gökyüzü’nden bahsederken birden bire Kazma’ya geçmek hiç bir anormallik yaratmaz.
Çünkü, burada sözü edilen Gök ve Yer, Akkado-sammaru toplulukların bir öteki tanımı, bizzat kendileriydi."Yukarı Mezopotamya" ile "Aşağı Mezopotamya" topraklarının bir tanımlama türüydü. ‘Kazma’ ise, Türkiye’de şimdi bile eğitilmemiş bir kişiyi tanımlama deyimi olarak kullanılır ; dolayısıyla 'kazma', Gılgameş’in ikizi, rakibi, ittifakdaşı Çiftçi-köylü Enkidum’un bir anlatım biçimi, Adem'in çiftçi olan varyantı, yani eğitilmemiş bir "insan" tanımıydı. Belki de bu nedenle, burada anlatılan Adem "yaratıldığı" sırada "gözü kapalı"ydı ve henüz "bilgelik" kazanıp "gözleri açılmamış"tı. Kelime anlamıyla "karagöz", yani gözü kapalı, cahil, kaba-saba birisi idi. “Çoban” ve “Çiftçi” arasındaki atışma ve çelişmelere, bütün eski kaynaklardan itibaren rastlanır.
Avrupa’nın ‘Aydınlanma’ döneminin en ünlü eski beyinlerinden günümüzün din ve doğu uzmanlarına kadar herkes (yakın zamana kadar hepimiz ) bütün bu eski dinsel anlatımlarda, erken Mezopotamya toplumlarının gerçek tarihini bulmak ve aramak yerine, onlarda sadece ‘efsane ve-ya uydurma’ keşfedebilmişlerdi. Eski İlahilerin ve onlara dayanan Tevrat veya Kuran’ın, ‘cahil eski toplum’ tarafından nasılsa üretilmiş bu tür efsane ve-ya uydurma’lara dayandığına yönelik böyle bir kör inanç, Türkiye kamuoyunda uzun yıllar önce Turan Dursun tarafından, din’i İslam’la eşitleme eğilimi halinde de yansıtılmıştı. Turan Dursun'un bu "samimi çabaları"nın, sonuçları itibariyle önemli teorik tahribatlar yarattığını artık ortaya koymak gereklidir.
Şimdi Erdoğan Aydın gibi yazarlar tarafından sürdürülen bu genel çizgi, ‘Akkado-sammaru’ tarihinden, Enuma Eliş’ten, eski tabletlerdeki dinsel anlatımlardan, eski toplumun örgütlenme ve ilişki tarzlarından tamamen bağımsız bir ‘İslamiyet’i ‘Bilim’le karşılaştırma çabası içinde ‘cilt’leri doldurmaktadır. Boş laflar yazmanın örneğidirler bu ciltler. Fakat, Tevrat’tan bağımsız bir Kuran; Enuma Eliş’ten bağımsız bir Tevrat, bilimsel bakımdan incelenemez.
Bu, temel bir metot konusudur ve Erdoğan Aydın gibi "aydınlanmacı" ve "bilimci"ler işte özünde bilim karşıtı metotlarla böyle bir güya "ateist" mücadele yürütüyorlar.
Erdoğan Aydın, bu alanda eğer bir parça araştırmaya yönelirse, daha ilk anlarda, İslam’ın çerçevesi ve deyimleri içindeki ‘mantık’ alanında kalarak oluşturduğu cilt’ler dolusu kitap sayfalarının, bölümlerinin adım adım anlamsızlaşıp yürürlükten kalkmak zorunda olduğunu görecektir. Umalım ki o, bunu bizzat kendisi görsün…
Kuran’ın tanrısı, anlatıma göre, Gök ve Yer bitişik iken onları birbirinden ayırmış ve ‘yaratılışı’ böyle gerçekleştirmiş ise, artık biliyoruz ki, bu temel kavramların yer aldığı erken ilahiler Enlil dönemlerine aitti ve Muhammed’den en az 4000 yıl öncesinde sözlü ve daha sonra da tabletlerde yazılı olarak bulunuyordu. Böyle bir durumda, Erdoğan Aydın'ların yaptığı gibi, "Yerin Gökten ayrılması" sözleri üzerinden sadece Muhammed’e vurarak İslam’ı eleştirmek ve yapılan bu işi de, "din eleştiriciliği" olarak farz etmek, oldukça çocukça bir çabadır ve bilinçlenmek isteyen kitleler bakımından ise hedef saptırıcıdır.
Erken ilahide şöyle deniyordu:
« Nimetlerin gerçek yaratıcısı,
Kararları değiştirilemeyen Efendi,
Topraktan ülkenin tohumunu filizlendiren Enlil,
Yer’den Gök’ü ayırmayı düşündü,
Gök’ten Yer’i ayırmayı düşündü.
Ortaya çıkan varlıkların büyümesi için,
“Gök ile Yer’in Kemiği”nde (Nippur) ... Yaydı.
Kazma’yı var etti, ‘Gün’ü yarattı,
Emeği gösterdi, yazgıyı belirledi,
….
Efendi Kazma’yı çağırdı, kaderini belirledi…»
(Kramer,Sumer Mitolojisi,Kabalcı,s.103)
Bu tür örnekler, ‘Gök’ ,‘Yer’, ‘kazma’ gibi eski ilahi temel kavramlarının, erken dönemlerde belki bir başka anlamda kullanılmış olabileceğine dair,herkes için uyarıcı işaretler olmalıydı.
Gelgelelim, ister dini inanca sahip olsun, olmasın; ilahiyatçı, tanrıtanımaz, ‘aydınlanmacı’ ve takipçi Doğu nihilistleri,‘Yer ve Göklerin yaratılması’, ‘birbirinden ayrıştırılması’ vb. konularında Eski Ahit’in kahin ve rahip yorumlarına kendilerini öyle kaptırmışlardır ki,düşüncelerinde, tabletlerin belki bir başka konuyu anlatmış olabileceğine ait bir kuşku izi bile taşıyor görünmezler...
Oysa Erdoğan Aydın , ‘bilim’de ‘kuşku’nun yerini Hançerlioğlu sözlüklerinden yaptığı aktarmalarda ne de güzel yineleyip duruyordu…
**
Dinlerin Eleştirilmesinde Yöntem ve İçerik-8
….
Dinsel inançların erken kökenleri söz konusu olduğunda, sanki, farklı dinler sadece birbirlerinden çalınmış bazı anlatımlara dayanıyormuş gibi, “İslam, Musevilik ve Hiristiyanlık..” denilerek bir genelleme yapılmasına karşı çıkıyoruz.
Anımsayacağımız gibi, bu tür hatalı genellemeleri yapan Erdoğan Aydın, Turan Dursun gibi yazarlarımıza, hatta sertçe, eleştirilerde bulunuyorum.
Mesela Erdoğan Aydın, “Yaratılış” anlatımını kast ederek, “Bu rivayeti İ.S. 6 yüzyıl Arabistan koşullarında akılda kaldığı haliyle yineleyen Kuran…” (İslamiyet ve Bilim. S.89) derken aynı temelsiz, tahlil yoksunu, din’leri toplumsal temellerinden kopararak “Din hurafedir ve birbirinden çalma anlatımlardır” anlayışının yansıması olan sözleri bir kez daha yinelemiş olur. Oysa, her eski dinsel anlatımda, “yaratılış” ayinleri farklı biçimlerde yaşanmıştı ve işte bu nedenle de farklı bir şekilde aktarılıyordu. Eski Ahit’te birden fazla “Yaratılış” anlatımının; Kuran’da ise birden çok “yaratılış maddesi” bulunuyor olmasının nedeni buydu. “Kutsal Kitap”ların “varlık”larının ,“Su”dan, “Toprak”tan, “ol sözü”nden, “kan pıhtısı”ndan, “çamur”dan ; “yumurta”dan vb. meydana gelmesinin nedeni, anlatıcı peygamberlerin mantıksızlıkları değil, kendilerinden önceki farklı toplulukların bu tür farklı yaratılış anlatımları bulunmasıydı. Onlar, değişik anlatım veya ilahilerin giderek kaynaşmış bu farklı “madde”lerine ister istemez kendi anlatımlarında yer vermek zorunda kalmışlardı.
Kaba bir karşılaştırmayla bile, “Deveyi haram” addeden Musevilik ile “deveyi en makbul kurban kabul eden İslam” arasında tek yönlü bir çalıntı, “anımsama” olduğu edebiyatının boşluğu görülebilir. Bu tür yaklaşımlar, Erdoğan Aydın türünde yazarlarımızın dinleri uydurmalar toplamı görmelerinden ve aslında dini edebiyatın kökenlerini tanımamalarından kaynaklanıyor.
…….
**
Safa Kaçmaz 2008 TÜYAP Kitap Fuarında
‘Sümer ve Akad’ ilahilerinde ve dolayısıyla
Tevrat, İncil ve Kuran’da yer alan temel dinsel kavram ve anlatımların
“yeni bir okuma tarzı” ile ele alınması!
Tarih temeline oturtulmuş bu yeni okuma tarzı ile
İ. Arsel’lerin, T. Dursun’ların, Erdoğan Aydın’ların, M. Belge’lerin,
‘bilim’ veya Ateizm adına yazdıkları ,
artık genellikle,
‘içi boş kağıt’ ve ‘aydınlanmacı hurafe’
halini almaktadır!
**
Yaratılış Bilmecesini Çözmek !
Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-3
Dinlerin Eleştirilmesinde Yöntem ve İçerik-8
TÜYAP Fuarında Buluşma ve İmza Günü (2008)
Eski Toplumdan Kuran’a Ulaşan İzler
'Taşlayarak Öldürme' Ve İnsanbilim!
TÜYAP Fuarında Buluşma ve İmza Günü (2008)
Aydınlanma Konferansı'nda Erdoğan Aydın-1
***
Çivi Çiviyi Söker!
Sümer tabletleri
Erdoğan Aydın
…..
Farklı renk ve gerekçelerle kılıflanan muhafazakârlığın tüm ülkeyi kuşattığı bir atmosferde en son başardığımız şey de, 92 yaşındaki yüz akı bir bilim insanımızı, Muazzez İlmiye Çığ'ı yargılamak oluyor.
KUTSAL KİTAPLARIN KAYNAĞI
Bir Sümerolog olarak Çığ, 75 yaşına kadar biriktirdiklerini, popüler kültürümüzle harmanlayarak bizimle paylaşmaya karar vermişti. İyi ki de vermişti; çünkü biz de bu sayede dinsel söylenceler ve Batı kültürünün temelindeki Sümer birikimini görme şansı elde edecektik.
Kuşkusuz bu temellere ilk işaret eden o değil; bu noktada Samuel Noah Kramer başta olmak üzere başka Sümerologların önemli katkısı var. Ancak onların bilim dünyasına kaynak olarak sunduğu bilgilerin, önyargılarla şekillenen popüler kültürümüzü de değiştirmesi, sıradan insanın elinde maddi bir güce dönüşmesi için yapılması gereken daha pek çok şey vardı. İşte Çığ'ın yöneldiği alan tam da bu gereksinimin karşılanmasıydı: "Çivi Çiviyi Söker" adlı söyleşisinin başlığındaki gibi, çivi yazılarının çözümünden başlayan o çok ince işçilikten, kafalarımızın paslı çivilerini söken bir fikir işçiliğine atlamıştı. Üstelik bu işe sadece çevirmen-yorumcu olarak değil, bizzat Çiviyazı metinlerin dilini çözen bir aydınlanma işçisi olarak katılacaktı. S. N. Kramer'in öğrencileri olarak, arkadaşı Hatice Kızılyay ile birlikte, İstanbul Arkeoloji Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi'ndeki Sümer edebiyatına ait 1400 tabletin çözümünü sağlayacaktı. Ancak onun özel katkısı, bunların ötesinde söz konusu metinlerin günümüz ve özellikle kutsal metinlerle olan ilişkisini daha geniş bir kapsamla aydınlatmak olmuştur.
Yayınladığı çalışmalarıyla Çığ, pek çok dinsel söylencenin ilk kaynağının Sümer yazıtları olduğunu, kutsal kitapların bunları Sümer'den devşirdiğini kuşkuya yer bırakmayacak bir netlikle gösteriyor. Bizzat Adem efsanesinin bile, insanlığın geldiği o aşamadaki anlam ihtiyacının ürünü olarak insani-dünyevi bir yaratı olduğunu ve bu yaratının da bizzat Sümerlere ait olduğunu gösteriyor (Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, s.35).
Çığ, Sümer kültürünün, sadece Yaratılış konusunda değil, başta örtünme, Tufan, cennetten kovulma, Eyüp, Lut, İbrahim olmak üzere diğer pek çok konuda da kaynak kültür olduğunu gösteriyor. Ayrı bir kitap olarak incelenen "Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre İbrahim Peygamber" adlı çalışma ise İbrahim'e dair elimizdeki en ciddi kıyaslama ve bilgilendirme çalışması.
Kutsal kitapların gerçekte Sümerlerin anlam dünyasını taklit ettiğini, böylece tanrısal olduğunu sandığımız pek çok şeyin insani-dünyevi bir üretim olduğunu öğrenmiş olduk ondan. Bütün bu bulguların vardığı yargı ise, gerçek ve biricik yaratıcının insan, onu yaratıcı kılan biricik faktörün de maddi koşullar olduğu ve tabii bunların ilk yaratıcısının Sümerler olduğudur. Cennet özlemi ve cehennem korkuları nedeniyle insanların çoğu bunları görmezden gelse bile, dinlerin siyaset ve hukuk alanından, insanların vicdanına, anlam dünyasına çekilmelerini zorunlu kılan bulgulardı bunlar.
TARİH SÜMER'DE BAŞLAR
Çığ bize Sümerlerin, öyle kolayca es geçilemez bir uygarlık birikimi olduğunu, sanılanın aksine pek çok şeyin ilkinin Sümer'de olduğunu öğretir.
Batı kültürünün Yunan temelli olduğuna dair efsane Sümer'e dair bilgilerin artmasıyla çökecekti. Kazı bulguları, kemer, kubbe, sütun, yuvarlak pencere, mozaik, sunak gibi pek çok mimari özelliğin Yunan ve Roma'ya Sümerlerden geçtiğini gösterecekti. Tuğla, kerpiç, künklerle evlere kadar getirilen su yolları, tuvalet, lağım teşkilatı Sümerlerle başlamıştı. Kanallar açarak bataklıkların kurutulması, tarımsal sulama, suların önüne set konarak bir tür baraj yapımı, han ve motel yapımı onlarla başlamıştı. Daha önemlisi uygarlığın temeli tekerlek 5 bin yıl önce onlar tarafından bulunmuştu. Su taşımacılığı ve yelkenliler de onların buluşuydu. İlk yazılı kanunlar, ilk kadastro, eşit işe eşit ücret de onların ürünüydü. Yine ay eksenli 12 aylık takvim, burçlar, ilk tıp ve sıkı durun Yunanlı Pisagor'a mal edilen teorem de tablet üzerinde çizilmiş olarak onlardan miras kalmıştı (İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, s.9-12).
Çevirisini yaptığı ustası Kramer'in kitabının ismindeki gibi, tarih, gerçekten de Sümer'de başlamıştı. Ancak insanlığın Sümerleri hak ettiklerince anlayabilmesi için bu unutulmuş, dinsel kültürlerce yutulmuş olan bu kültür üzerine çalışmalar yapılabilecek bir gelişmişlik düzeyi gerekecekti. Bu çerçevede geçen yüzyılın başlarında başlayan çalışmalar, bu yüzyılın yarısından sonra olgunlaşacak, birçok metnin anlaşılması ve tanımlanması mümkün olacaktı. Alınacak daha epeyi yol, çözülecek ve bulunması gereken daha pek çok tablet var kuşkusuz. Ancak gelinen nokta Sümerlere dair ciddi bir bilgi birikimine, dahası onların insanlığa ne denli ciddi bir uygarlık atılımı yaptırdığına dair yorum yapmamız için yeterli. Sümer kültürünün dinsel efsanelerin kaynağı olduğu gerçeği, bu bilgiler içindeki en önemli mesele değil kuşkusuz; ancak dinsel bağnazlığın hâlâ sürdüğü, insanlığın, yaşadığı sorunların çözümünü dinde arama eğiliminin her üç dinde de hâlâ önemli bir rol oynadığı günümüzde işin bu yanı da büyük öneme sahip.
Bir Mezopotamya uygarlığı olan Sümer, insanlık tarihindeki en temel ilklerden yazıyı da icat eden uygarlık. Önce resim şeklinde başlayan bu yazı taşlar üzerine kazılmış. Daha sonra Fırat ve Dicle nehirlerinin getirdiği balçık, yazı malzemesi olarak kullanılmış. MÖ 2. binin başlarında hemen her konuyu yazacak şekilde geliştirilmiş. Dahası belgelerden de anlaşıldığına göre yazının icadından hemen sonra okullar açılmış ve yazı bu sayede hem yaygınlaşmış hem de geliştirilmiş. Ticari gelişimin de gereksinimi olarak gelişen yazı alışveriş hesapları ve makbuz yazımı işlevi yüklenerek ticari gelişime de katkı yapmış.
İlk yazının bu dünyevi-insani bulunuşunun bilgisi, günümüz dincilerinin rahatsızlığı için yeterli; çünkü kutsal kitaplar "ilk insan" Adem'in tüm bilgilerle donanmış olarak yeryüzüne indiği, üstelik kendisine kitap verildiği yargısıyla biçimlenmiş. İşin acısı, ilk yazının Sümerlerce ve dünyevi-insani bir süreçte değil de Allah tarafından Adem'e öğretildiği iddiasına üniversitelerimizde bile karşılaşabiliyoruz. Böylesi dinsel önyargılara karşı Çığ, Adem'e öğretilenin nasıl bir yazı olduğunu, hangi dilde öğretildiğini, ne üzerine yazıldığı ve neler yazdırıldığını soruyor haklı olarak. Bu soruların yanıtı yok tabii, çünkü yanıtlar bilimin değil, hikmetinden sual olunmaz dogmanın alanına giriyor. Bu bağlamda Çığ, önümüzü karartan bir safsatadan gerçeğin alanına geçmeye zorluyor bizi (Ortadoğu Uygarlık Mirası, s.45).
ÇIĞ'IN ÖĞRETTİKLERİ
Kutsal kitaptan başka bir yol göstericiye gereksinimimiz olmadığını düşünenler açısından Çığ'ın yaptığı iş gerçekten de tahammül sınırlarını zorluyor. Çünkü o, bin yıllar öncesinden taşlara verilen şekillerden geçmişimizi aydınlatırken, günümüzü de önyargılardan uzak yaşama şansı sunuyor. Çığ, 5 bin yıllık taşları konuşturarak hiçbir şeyin gökten inmediğini, her şeyin birikimsel ve tabii insani/dünyevi bir gerçekliğin ürünü olduğunu gösteriyor. Dahası, 5 bin yıl öncesinde taş, çekiç keskilerle bir yazıcılar ordusunun yarattıklarını göstererek, bizi ne kadar az okuduğumuz, ne kadar az kitap edindiğimiz gerçeğiyle de yüzleştiriyor.
Tarih yazmaya bundan 6 bin yıl önce Mezopotamya'nın verimli topraklarında başlayan Sümerler, gerçekte insanlığın maddi manevi anlamda kültürel atalarını oluşturuyor. Devralınan bu mirasın insani-dünyevi kaynaklarını reddederek her şeyi Tanrı'ya ve onun belirlediği kadere bağlayan insanlık adeta kendine çelme atıp düşürmüş oluyor. Kendini düşüren mantığı ördükten ve bunu cennet özlemi ve cehennem korkusuyla güçlendirdikten sonra insanlık, ne yazık ki yaratıcı gücüne yabancılaşıp, kendisini uzun yüzyıllar karanlığa gömüyor. Bu ise ortak ideallerimizi bulandırmanın ötesinde bizi birbirimize karşı önyargılarla donatarak, dünyamızı, egemenlerin keyiflerince at koşturdukları bir oyun alanına dönüştürüyor.
Erdoğan Aydın
****************************************************************************
Etiketler:
Ateizm,
Bilimsel Ateizm,
Eroğan Aydın,
İlhan Arsel,
Turan Dursun
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)