Aydınlanma Konferansı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydınlanma Konferansı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.03.2008

Bütün Dinlere Karşı Aydınlanma Konferansına...

Bütün Dinlere Karşı Aydınlanma Konferansına...


Aziz Nesin’in moral öncülüğünde, o öldükten sonra, Mart 1997'de gerçekleşen “ Köktendinciliğe karşı Aydınlanma Konferansı”mız var.

Bu bir ilk adım olarak değerlendirilebilir, ve herhalde öyle ele alınması, ilerletilmesi gereken içeriği bakımından doğru olacaktır.

Bu I. Aydınlanma Konferansı ateist bir konferans değildi. O zaman Cumhurbaşkanı olan sayın Demirel’in davet edildiği, onun bu Konferansın toplanmasına destek olduğu ve fakat iç siyaset nedeniyle son anda katılmaktan vazgeçtiği yönünde, Konferans açılış konuşmalarında verilen bilgiler bile, bu Konferansın ateist temelde gerçekleşemez olmak zorunda olduğunu gösteriyor. Sayın Demirel, genel özelliğine uygun olarak, son andaki vücut çalımlarıyla, o sırada yükselmekte olan radikal islama ve onun Hükümetteki uzantılarına karşı bir destek arayışı olarak ele almış olmalı. Çünkü, onun geçmişinde de, rakiplerini birbirine kırdırma ( siyaset alanındaki deyimleriyle ‘iti ite kırdırma’) gibi bir vazgeçilmez tutumu var. Yakın zamanda, “Nerde bu odtü’lüler?” çağrısında da aynı kurnazlığı okumuştuk. Bu Blog sayfalarına Sayın Demirel’in kendisinin veya görevlilerinin zaman zaman girdiğini biliyoruz. Fakat bundan ötürü lafımızı çekecek değiliz. Şimdi “şeriat tehlikesi”ne dikkat çekmesi için epey geç kalmıştır ve Türkiye’nin “İslami Cumhuriyet”e dönüşmesinde hatırı sayılır payının vicdan muhasebesini yapmasında yarar var.

Böyle bir Konferans’a Cumhurbaşkanı olarak Demirel’in katılacağını duyan ANAP başkanı Yılmaz , bazı bürokratlar bile, hiç olmazsa kutlama mesajı çekmişler. Katılımcılar arasında Lütfü Doğan, Zekeriya Beyaz gibi, İslami şahsiyetler de var. Diyanet İşleri eski başkanlarından L. Doğan gibi şahsiyetlerin, Konferansta aradıkları ateizmin temellerini öğrenme arzusu değildi elbette. Türker Alkan’a sorduğu ve onun da gayet usturuplu bir şekilde yanıtladığı gibi, İslamın aşırı kesimlerini nasıl edip yapıp engelleme, daha kontrol altında bir İslamı Türkiye’ye devlet dini olarak yerleştirebilme çabasıydı.

Yabancı platformlardan gelen birkaç Avrupalı katılımcı da, konuşmalarına bakılırsa, daha çok Salman Rüşti savunucusu, görünüyorlar. Sadece bazıları, Türkiye veya kendi ülkelerinde ateizmi, laisizmi savunma içinde konuşma yapmışlar.

Türkiye’den konuşan Oral Çalışlar gibi şahıslar, şimdi AB demokrasisini İslami AKP’nin savunduğu ve getirdiğini anlatmakla meşguller. Ali Nesin’in 10 yıl içinde “Aydınlanma” çağrısından ve “onlar Karanlık” kükreyişlerinden, nerelere geldiğini zaten bütün Türkiye izledi.

Katılımcı Bedri Baykamlar, Prof. Sina Akşin’lerin ise CHP , SHP propagandalarını yapmaktan; Diyanet kurumu gibi çok ciddi laiklik sorunlarını taşıyan devletin bu özelliğini anlaşılır kılmaya, kabul edilebilir göstermeye çalışan konuşmalar dışına pek çıkmamışlar.

Bununla birlikte, bazılarının konuşmalarını yayınladığımız, katılımcılar arasında dinlerin kökenlerini ateizm temellerine oturtarak öğrenmek ve açıklamaya çalışmak isteyenler olduğu bir olgudur. Bu Konferansta en başta dikkate alınması ve ilerletilmesi gereken yanı da bu husus oluşturuyor zaten.

Çok açıkca görülüyor ki,bugünün Türkiye’sinde, siyasetin, ekonominin konuları çok kısa bir konuşmanın hemen peşinde Laikliğe, demokrasiye, şeriat karşıtlığına gelip bağlanıyor. Çünkü şu anın sürecini Türkiye, toplumun islamizasyonu olarak yaşamaktadır ve bizzat bu süreç şeriatın gelme sürecinden başka bir şey değildir. Bu, hızla gelebilir, kansız gelebilir, kanlı gelebilir; anayasal çizgide “sivil darbelerle” desteklenerek, o yetmezse, kadayıfın altını üste getirerek olabilir. Bu süreci izliyoruz zaten. Fakat kesin olan şudur ki, yaşanmakta olan süreç, ekonomiden sosyal alanlara, eğitimden sağlığa,her alanda islamize edilmiş Türkiye oluşumudur. Öyle ki, bugün artık İslam, Türkiye’de genel olarak etnik konularda, özel olarak Kürt meselesinde çözüm olarak kendini ortaya koymuş durumdadır. “Ümmet toplumu, İslami kardeşlik” etnik ayrımcılığın ve bu ayrımcılıktan doğan kavganın çözüm anahtarı, anahtarlarından biri, olarak kapı kilidine sokulmuş durumdadır.

Bizim konumuz özel olarak din tarihi ve din tarihçiliği değil. Yukarda anlattığımız hususlar da zaten, dinlerin günümüzdeki dünyanın asıl politik aktörü olduğunu veya olmakta olduğunu gösterdiğine göre, laisizmin savunusu doğrudan doğruya demokrasinin savunusu halini almaktadır.

Dinlerin temellerinin açığa çıkarılması, sadece bu çatışmada ateizmin, laisizmin ve dolayısıyla demokrasinin yanında yer alanların güçlendirilmesi içindir. Eğer, Erdoğan Aydın’ı, Erol Sever’i, Türker Alkan’ı, o konferanstaki konuşmaları bakımından ağırlıkla ele alıyor isek, başka bir argümandan ötürü değil, bizzat onların da güçlendirilmesi içindir. İlhan Selçuk’un bayat, kuru yazısını yayınladıysak, orada öğrenilmesi gereken çok şey olduğu için değildir.

Dileyelim ki, laik kamuoyu, daha ileri bir içeriğe sahip bir 2. Aydınlanma Konferansını, bu kez Süleyman Demirel himayesinde olmayacak şekilde, becerebilme arzusu göstersin.

Hem de geç kalmadan...

Ateizme, Laikliğe, Demokrasiye karşı ittifak çağrısı anlamına gelen Suud kıralı Abdullah'ın çağrısı, öteki Abdullahlara yetişmeden...

Ateizmin Bilimsel Temellerde Güçlendirilmesi * Ateizme karşı ittifak çağrısı, Ateizmi Güçlendirme Çağrısıdır* I. Uluslararası Aydınlanma Konferansı Sonuç Bildirgesi * "Aydınlanma"cılık Konferansı- Özet ve Katılımcılar* Fundemantalizm'in Kökenleri-1* Fundemantalizm'in Kökenleri-2* Aydınlanma Konferansı'nda Erol Sever* Aydınlanma Konferansı'nda Oral Çalışlar* Aydınlanma Konferansı'nda İlhan Selçuk* Türker Alkan: Aydınlanma Konferansı Konuşması( Mart 1997)* Oral Çalışlar: Aydınlanma Konferans'ından Riyad AB'sine!* Aydınlanma Konferansı'nda Erdoğan Aydın-1* Aydınlanma Konferansı'nda Erdoğan Aydın-2

25.03.2008

Aydınlanma Konferansı'nda Erol Sever

Aydınlanma Konferansı’nda, Kuran ile İnciller ve Tevrat arasında kısmen derinleştirilmiş bağıntılara yer veren az sayıdaki konuşma-yazılardan birisi Erol Sever’e ait.

Fakat Erol Sever de, konuya tipik ve dar "Batı Aydınlanmacılığı" temelinde yaklaşarak, eski toplumda gerçek insanın gerçek yaşam kurallarının dile getirilişi olarak şekillenmiş eski dinlerin bozulmuş anlatımı olan “Semavi dinlerin” bir “kurgu” olduğundan yola çıkmaktadır.

“Kurgu” ve “tasarım” sözcükleri, dinlerin düşünsel alanda bir “yaratım” olduğuna ait sözcüklerdir ve bu tarz bir incelemede, eski toplumdaki örgütlenme ve ilişki kurallarını hiçbir şekilde incelemeye gerek kalmadan, bir “din tanımlaması” yapmak mümkündür! Zaten günümüze değin de “dinler” bu şekilde incelenmeye çalışılmış ; diyelim ki, “İsa’nın nehirde vaftizi” ile eski toplumun “nehire kurban sunumu” arasında bir bağlantı kurmaya gerek kalmadan, “ İsacı su vaftizi”nin temelleri “kurgu”da, “tasarım”da , “beyin”lerde aranmaya çalışılmıştır.

Erol Sever’in konuşmasında dikkate alınmasında fayda olan bir nokta, “Yüceler topluluğu” ile ilgili olan bölümdür.

Daha önceki çalışmalarımızda “Yüce” ve “aşağı” kavramlarının erken yazıtlarda “Gök” ve “Yer”in ; “Yukarı” ve “Aşağı”nın, “Kuzey” ve “Güney”in bir anlatım biçimi olarak “Akad” ve “Sammaru” topluluklarını ve tapınım araçlarını ifade etmek üzere kullanılmasını ele almıştık. Dinsel terminoloji, erken Mezopotamya topluluklarının gerçek tarihçesinin iskeleti üzerine oturtularak yorumlanmaya başlandığında, derhal anlam kazanmaya ve bize tarihi çözümlemede yardımcı olmaya başlarlar.

Bütün dinsel edebiyatın içinde “Yer” ve “Gök”e bu denli vurgu yapılmasının ; İncillerde “İlk insan ve İkinci insan”ın ya “Yer”den veya “Gök”ten yaratılmış olmasının söylenmesinin nedenleri bunlardı. Gelişme içinde “Gök” Cennetlerin, Yer ise Cehennem’in karşılığı olarak da kullanılmış görünüyor. Fakat bu “Gök” tanımı biraz deşelenince, bilinen Gökyüzünü değil, basbayağı Mezopotamya’daki bazı gerçek bölgelerin tanımı olduğu açığa çıkıyordu. Bu bölgeler, İslami yazında “Ateşe, Güneşe, Şeytana” tapan toplulukların bölgeleriydi.

Kuran’ın anlatımına göre, “Adem”, “Toprak”tan yani erken terminolojiye göre, Mezopotamya’nın Güneyindeki bölgelerdeki topluluklar arasından, sonraki Asur’u oluşturacak ön topluluklar arasından “yaratılınca”, ona itiat etmeyi reddeden ve asi olan Şeytan’ın bu diklenmesi karşısında, Tanrı onu “ Yücelerden mi oldun?!” diye azarlamıştı. Bu kavram, tam tamına, “Gökyüzündekilerden mi, Kuzey bölgelerinde olanlardan mı oldun?” sorusuyla eşdeğerdi.

Gündelik deyimlerimizin “Yüce insan” ile “Aşağılık insan” kalıbının da dayandığı bu aynı önsel gelenektir ve bu kalıp deyimlerin başka hiçbir temeli yoktur.

Eski dinlerin bir tek “Adem”i bulunduğu yanılgısı temelinde “din tasarımları”nı inceleyenlerin bu nedenle işin içinden çıkmaları da olanaksızdır.

Tıpkı, konuşmasını daha sonra ele alacağımız Erdoğan Aydın’da olduğu gibi, onlar, tamamen hatalı temellerde aradıkları Din’lerin kaynaklarını açıklayamadıkları için, çözümü “hurafe”, “cehalet” yargılarında bulacaklardır.

Hurafe ve Cehalet etiketleri, eski dinlerin toplumsal temellerini tanımayan, kavrayamayan aydınların kendilerini rahatlatma araçları ve imdat sübaplarıdır.

***
Aslan Başer KAFAOĞLU:
-Sayın Erol Sever tebliğini sunmaya başlayacak.
Buyurun efendim.

-Erol Sever

Musevilik ve Elen-Batı Hıristiyanlığının peygamberlik tasarımları aynıdır; bu tasarım İsa'ya, Yeremya, Hoşea, Yoel gibi büyüklü küçüklü yazar peygamberlere ve onların görüşlerine dayanır. Batı düşüncesi binlerce yıllık ortak bir peygamberlik anlayışının etkisi çaltında olduğu için yalnız Musevilik ve Elen Hıristiyanlığı çerçevesi içindeki bir peygamberlik anlayışının doğru ve gerçek olduğunu kabul eder.

Samaritler, ilk Hıristiyanlar ve islam

Ancak Batı'nın eleştirel bir süzgeçten geçirmeden benimsediği bu anlayış bazı gerçeklere ters düşüyor. Örnek verecek olursak, İsa'dan önce bin yıllarında FiIistin'de Samaristan dağlarında yaşayan ve Yahve kültürüne karşı çıkan Samaritler'de de peygamberlik geleneği vardı. Samaritler'in ünlü peygamberleri Eli, 9. ve 3. yüzyıllar arasında, yazar peygamberler üzerinde eski İsrail'in Yahve kültürünü etkilemiş ve gelişmesine katkısı olmuştu. İbrani din adamları bu yazar peygamberi Eski Ahit'e almadılar, hatta varlığını bile yadsıma yoluna gittiler.

Bu arada Galile'nin Nasıra köyünde doğan İsa'nın da Samaritler'in komşusu olduğu ve bu halka sempatiyle yaklaştığını anımsamak gerekiyor. Ayrıca Sama­ritler de ilk Hıristiyan cemaatların sempatizanlarıydı. Habercilerin işleri'nde Sa­maritler, Hıristiyanlığa geçen ilk Yahudi olmayan halk olarak tanıtılır. Samarit­ler'in İsa'nın yaşadığı tarihlerde onu tanıdıkları ve Yahudiler'in İsa'ya Samarit diyerek sövdükleri de biliniyor. İlk ve erken Hıristiyanlık Eski Ahit'e ve eski Ahit peygamberlerine karşıydı. Werken, Hıristiyanlığın günümüzdeki uzantısı olan Süryani Hıristiyanlığı da bu eğilimi sürdürüyor.

Yeniden konumuza gelirsek, pey­gamber EIi'nin yadsınması karşıtını doğurdu. Bir yandan Samaritler öte yandan erken Hıristiyan cemaatlar da eski Ahit peygamberlerini duymamazlıktan geldiler.

Bütün bunlar ise ve ilk cemaatının da eski Ahit peygamberlerini kabul etme­diklerini, onların peygamberliklerinin yadsındığını gösteriyor. Hatta Elen Hıristiyanlığı da bu peygamberlere sıcak bakmıyordu. Buna karşın ilk Hıristiyan cemaatın ileride ne yeni Ahit-henüz tamamlandığı için- ne de eski Ahit vardı; söz ye­rindeyse bu ilk cemaatlar kitapsız topluluklardı. Ama bu gerçeğin yanı sıra yeni Ahit tamamlandıktan sonra bazı Musevi peygamberlerin sözlerinin bu kitaba alındığı da görülür. Örneğin Hanok'un kehaneti gibi. Yeni Ahit yazarları, yazar peygamberlerin işlerine gelen sözlerini aldılar. İlk Hıristiyan cemaatleri kıyamete ve yargı gününde ortaya çıkacak Mesih'in yani İsa'nın kendilerini kurtaracağına inanıyorlardı. İsa öncesi Mesihçilik, ifadesini İsa'da bulmuştu, bu nedenle eski İbrani peygamberlerin kıyamete ilişkin kehanetleri anlatıyor ve dinleniliyordu. Bu kehanetlerin bir kısmının yeni Ahit'e alınmasına şaşmamak gerekiyor.

Burada klasik peygamberlerin eski Doğu'nun emperyal köleci devletlerinin tektanrıcılığına karşı, kült merkezileşmesini savunduklarını ve de aşiret ve kalanların kan hukukuna dayalı Passah ritüellerine de karşı olduklarını belirlemek gerekiyor. Eski Ahit peygamberliği, Ortodoks yazar peygamberlik geleneğinin devamı olan Musevilik, Elen-Roma Hıristiyanlığı ile omuz omuza eski sematik halk dinlerine bağlı Samaritler'e, ilk Hıristiyanlara ve Süryani Hıristiyanlığına kar­şıydı.

Muhammed'in peygamberliği ve Muhammed sonrası İslam'ın içinde ki bilgile­ri çarpıtarak gerçekleri unutturduğu Kuran da eski Ahit'in temsil ettiği din ve teoloji geleneği içinde yer alıyor. Öyle ki Muhammed'in peygamberliğini açıkladığı ilk dönemde Museviler bu yeni peygamberi ve çevresindekileri Samaritler san­mışlardı. Kuşkusuz bu yargı bilinçli bir yanıltma çabası olmasa bile bilgisizlikten kaynaklanıyordu.

Öte yandan İslam, eski Ahit'in klasik peygamberlerini kabul etmediği için bazı Batılı ilahiyatçılar İslam'da Samaritçilik etkisinin olduğunu ileri sürdüler. Aslın­da Muhammed'in eski Ahi peygamberlerine karşı olması ve Kuran'da daha önce gördüğümüz gibi melek öğretisinin ve inancının yer alması gibi olgular, Muham­med'in Süryani Hıristiyanlığı ve İslam arasındaki ortak noktalardan biri eski Ahit peygamberlerini Elia dışında reddetmektir. İslam'ın bu ret cephesinde yer alma­sına rağmen, Kuran'daki peygamberlik düşüncesi, doğrudan ilk Hıristiyanlık ve Süryani Hıristiyanlığından alınmıştır. Samaritçilik ile ilişkisinin olmadığı açık se­çik görülmektedir. Şimdi bu paradoks gibi görünen gerçeği ele alacağız.

Peygamber Elia
Samaritler eski Ahit'in bütün peygamberlerine, ayrıca Natan, Elia ve Elisa gi­bi coşkulu denilen peygamberlere karşı düşmanca bir tutumla yaklaşıyorlardı. Buna karşın, Elia'nın Kuran'da olumlu ve saygın bir yeri olduğu gibi yeni Ahit'te ve İsa'nın çevresinde de olumlu bir yeri vardı. Bu genel görünüş Kuran ve İs­lam'daki peygamberlik öğretisinin ilk Hıristiyanlık anlayışı ile çok sıkı bağları ol­duğunu da gösteriyor.

İsa, teyzesinin oğlu vaftizci Yuhanna'yı "peygamberden de üstün bir peygam­ber" olarak nitelendiriyordu. Vaftizci Yuhanna İsa'ya Mesih'in kurtarıcının yolunu açan bir melekti. İsa bu melek ve peygamber vaftizci Yuhanna'yı, yargı gününü bekleyen dünyaya gelen Elia olarak görüyordu. İsa, kral Herodes tarafından sor­guya çekilirken, kendisinin kellesi kesilen vaftizci Yuhanna olduğunu veya pey­gamber Elia'nın yeniden bedenleşen ruhu olduğunu söylemişti.

Bu örnekle göstermek istediğimiz, İsa'nın ruh göçüne inanması değil, ölü­münden sonra tanrı ve peygamber ilan edilen bir kişinin yaşamının son günlerin­de bile Elia'ya gösterdiği saygıdır. Öte yandan, peygamberliğin köklerinin Muse­vilik'te olduğu ve Hıristiyanlığı kuran isa'nın Musevi olması, ayrıca semitik is­lam'ı kuran Arap peygamberi Muhammed'in son peygamber olduğunu ilan ede­rek, bu eski sematik peygamberlik geleneğine son vermesi de bu geleneğin çok eskilere dayandığını gösteriyor. Sematik peygamberlik geleneği, yine sematik bir peygamber tarafından sona erdiriliyor.

Eski Musevi-Hıristiyan din ortaklığı ve ortak doğmalar kuşkusuz ortadan kalk­madı. Burada ilginç bir din olan Nusayriliğe kısaca değinmek istiyoruz. Nusayri­ler bu her iki dinin ortak yanlarını bir araya getirerek yeni bir din olan Nusayriliği kurdular. Nusayrilik sematik ilk Hıristiyanlık ilkelerinin Musevilik ile ortak yanlarını bir araya getirmiştir. İslam'ın geliştiği 8. 10. yıllarda ortaya çıkan Nusayrilik di­nin en önemli ilkelerinden biri tenasüh denilen ruh göçüne inanılmasıdır. Ancak bu ruh göçü yalnız peygamberler ve son imam sıfatıyla gelecek olan Mesih/ Meh­di içindir.

Peygamberlerin ruh göçü yalnız Şii imam öğretisinde değil, kapalı bir tarzda Sünni İslam'da da var. Ruh göçü inancı bir yandan insana duyulan saygıyı, öte yandan melek inancının sürmesini gösteriyor. İslam'da bütün peygamberlerin bi­rer melek olduğuna inanılması da aynı melek inancının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. İslam inancına göre 124.000 peygamber ve aynı sayıda melek var.

Kuran'da aktarılan Muhammed'in bir gece Küdüs'e gitmesi, peygamberlerin aynı zamanda birer melek olması anlamına geliyor. Ayrıca bütün peygamberle­rin, yani 124.000 peygamberin de birer melek olduğu vurgulanıyor.

Bazı Batılı ilahiyatçılar ancak Muhammed'in ölümünden sonra eski Hıristi­yanlığın İslam teolojisi içine alındığını iddia ediyorlar. Bu yanlış görüşün temsil­cileri arasında Ignaz Goldziher, Theodor Nöldeke gibi ilahiyatçllar da var. Bu ila­hiyatçılar esas olarak erken Hıristiyan melek ve peygamberlik tasarımlarının, Muhammed'in ölümünden sonra İslam'a geçtiğini söylüyorlar ve iddialarını, Mu­hammed'in zamanında yazılan Kuran'da, örneğin melek öğretisinin bulunmadı­ğına dayandırmak istiyorlar. Elimizdeki tahrifata uğramış Kuran'dan hareket et­sek bile Muhammed zamanında yazılan Kuran'da melek öğretisinin varlığı rahat­ça kanıtlanabilir.

Muhammed'in son sözleri
Şimdi Muhammed'in son sözleri üzerinde duracağız ve peygamberin ölüme yaklaştığı son anlarında bile erken Hıristiyan melek ve peygamberlik tasarımla­rına bağlı kaldığını göstereceğiz.

Muhammed'in yaşadığı zaman dilimi içindeki görüşleri, İsa'nın görüşleriyle koşutluk içindeydi. Kuşkusuz bu olgu Muham­med'in peygamberliğinden ve İslam'ı kurmasından önce Hıristiyan bir çevrede yaşamasından. Ancak insan İsa’nın ölümünden önce ve sonra melek olması da Muhammed'in savunduğu bir görüştür.

Muhammed'in son sözlerini eşi Ayşe'nin aktarımlarından öğreniyoruz. Ayşe; ateşler içinde yatan, ölümcül hasta Muhammed'e böylesi durumlarda olduğu gi­bi bu hastalık da geçer, sen de kurtulursun gibilerden temennilerde bulunuyor­du. Buna karşın Muhammed "hayır, daha ziyade yüce topluluk" diyordu. İslam geleneğinde Muhammed'in bu son sözlerinin çeşitli yorumları yapıldı.

Muham­med “yüce topluluk veya cemaat” diyerek, hiç kuşkusuz kendi İslam cemaatini kastediyordu, denildi. Ama burada Muhammed'in “yüce topluluk” sözüyle melek­leri, onların topluluğunu işaret ettiği anlaşılıyor. Ayrıca bazı İslam ilahiyatçıları da bunu savunuyorlar.

Muhammed'in son sözlerinin Arapça özgün versiyonuna ba­kalım: "Bal ar-rafik al-a’la". İlahiyatçı Hans Wehr bir Kuran kavramı olan al-ma- la’ al-a’la kavramının anlamının yüce melekler topluluğu olduğuna işaret ediyor ve Kuran'daki yeri gösteriyor. Daha sonra yüce melekler topluluğu ile yüce top­luluğun birbirlerinin sinonimi olduğunu belirtiyor. Böylece Muhammed'in ölümü­nün yaklaştığını anladığını ve son istediğinin yüce meleklerin arasına katılmak olduğu belli oluyor.

Burada yeniden erken Hıristiyan geleneğine ve Kuran'daki melek inancına değineceğiz. İsa'da erken Hıristiyanlık ve Kuran öğretisine göre rabbaniyum/ egemen melekler ve mukarrabun/ tanrıya yakın melekler'in arasındaydı. Muhammed'in erken Hıristiyanlık öğretisi kaynaklı son isteği, yüce melekler ve peygamberler arasına katılmak ve melek İsa'nın topluluğunun bir üyesi olmak­tan başka bir şey değildi.

Muhammed, melekler ve peygamberler
Öte yandan Muhammed'in son sözleriyle belirttiği, yüce melekler topluluğuna katılmaktan başka bir şey istememesi, aynı zamanda Muhammed'in kendisini yüce melekler topluluğunun bir üyesi ve 124. 000 peygamberden biri olarak gör­mesi gerçeğini de yansıtıyor. Öte yandan, sure 3,80'de "ve size: Melekleri ve peygamberler ilahlar edinin, diyemez" deniliyordu. Burada da Muhammed'in tanrı kavramını, melek ve peygamberlerden ayırdığını melek ve peygamber öğ­retisine inandığını görüyoruz.

Sure 17'nin birinci ayetinde, bilindiği gibi Muhammed'in gece gezisi yoluyla, daha önceden de var olduğunu göstermesi bakımından önemli. Çünkü peygam­ber ve meleklerin ruhlarının göçü inancı hüküm sürüyordu. Yine sure 17'nin 93. ayetinde, kimilerinin Muhammed'in "göğe çıktığına asla inanmayız" dedikleri ile­tiliyor ve Muhammed de "Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşeri bir elçiyim" diyor. Daha sonraki ayetler önemli olduğu için şimdi bu üç ayeti aşağıya alıyo­ruz.

Sure 17, 94. “Zaten kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi demeleri en­gellenmiştir.”

Sure 17, 96: “De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kafidir. Zira o, kullarını hakikaten bilip görmektedir.”

Burada Muhammed'in ve onu eleştirenlerin, Musevilik ve erken Hıristiyanlık melek öğretisi çerçevesi içinde düşündüklerini görüyoruz ve Muhammed de bu çerçeve içinde düşündüklerini görüyoruz ve Muhammed de bu çerçeve içinde kendini koruyor. insan olmasına rağmen özel, yüce bir varlığın-tanrının-elçisi ol­duğunu melekler gibi (Sure 17-1) gökyüzünde dolaştığını savunuyor, ama bunu kanıtlayamayacağını; çünkü meleklerin her gün yeryüzünde gezip dolaşan me­lekler olmadığını (17,95) gerekçe gösteriyor. Sure 17, 100-1 05'te de Musa'nın gösterdiği mucizelere rağmen, kendisine inanmayanlarla karşılaştığı örnek veri­liyor.

Muhammed, Sure 6'da peygamberliğini savunmaktadır. Bu surede, İsa'nın peygamberliği örnek gösterilerek, aslında eski Ahit'in Musevi peygamberlerinin ve İsa'nın peygamberliğinin savunulduğu ve bu yolla Muhammed'in kendi pey­gamberliğini savunduğu görülüyor.Muhammed bu surede eski Ahit'in peygam­berlik öğretisini ve kendi peygamberliğini uyguluyor.

Sure 6 ve sure 17 arasında bu soruna ilişkin koşulluk var. Bu surelerde "Yü­ce varlığın (tanrının, ES) meleklerinin aynı zamanda egemen melekler/ rabbaniyum ve tanrıya yakın melekleri mukarrabun olmalarına vurgu yapılıyor. Muham­med sure 17-1 'deki duygusal sözler, tanrının rahmet hazinesine sahip olduğunu ve bu hazineden harcadığını açıklıyor.

Arkasından sure 6-50'de kurnazlığa baş­vurarak, diplomatik savunmaya geçiyor ve tanrının hazinelerinin kendi yanında olmadığını söylüyor ve saklı bir hazine varsa da yerini bilmediğini ekliyor. Ayrıca "ben melek olmadığımı söylüyorum"dur, ama Muhammed ilkini yeğlemiş, bu ilk yanıtta kendisinin melek olduğunu söylemesi, ifadenin veya tümcenin içinde saklı duruyor.

Muhammed, tanrının elçisinin melek nitelikli olduğunu kabul etmektedir ve bu melek niteliği saklıdır, ancak bazı ayetlerde, yine saklı olarak dışa vurulur. Mu­hammed bu tutumuyla Hıristiyan karşıtlarına yargı gününe kadar kapıları açık tutmak, Hıristiyanları İslam'a döndürmek istemiştir. Ancak yargı gününde bu sır ortaya çıkacak ve Muhammed'in aynı zamanda melek olduğu anlaşılacaktır.

Muhammed'in melek peygamber inancı, Muhammed sonrası bir geleneğin ürünü değildir. Muhammed kendini İsa ile aynı kefeye koymaktaydı. İkisi de pey­gamberdi; İsa'nın melek niteliği olduğuna göre Peygamber Muhammed'in de ay­nı niteliğe sahip olması doğaldı. Hem İsa hem Muhammed, Musevilik geleneğin­den geldikleri ve ayrıca Muhammed tanrının elçisi olduğunu ilan etmeden önce Hıristiyanlık üzerine geniş bilgisi olduğu için bu inancın kökeni daha açıklık ka­zanıyor. Böylece bir paradoks gibi görünen gerçek de ortaya çıkmış oluyor. Bu gerçek Muhammed’in, İsa'nın düşüncesini ve peygamberliğini çok iyi bilmesinde yatmaktadır.

Nuru Muhammed
Muhammed'in peygamberlik ve meleklik tasarımı ile Musevilik ve erken Hıris­tiyanlığın melek ve peygamberlik öğretisi arasındaki sıkı bağları incelediğimiz bu bölüme, Hıristiyanlık ve İslam tasarımlarını birbirine bağlayan önemli bir özelliğe değinerek son vermek istiyoruz. Bu özellik Nuru Muhammed denilen Muham­med veya peygamber ışığıdır. Ayrıca peygamber ışığı bağlamında Musa, Elia ve İsa'nın açıklamalarına da göz atacağız. İslam'ın peygamberlik inancında, Mu­hammed'in selefIerini ve haleflerini aydınlatan peygamber ışığı öğretisinin önem­li bir yer tutmasına rağmen, bu inanç yeterli bir biçimde incelenmemiştir. Bu ışı­ğın aydınlattığı Muhammed'in selefleri ilk insan olan Adem'e kadar, halefleri ise son insana kadar uzanır.

Biz burada nuru Muhammed denilen bu peygamber ışığı inancının ilk İnciI­ler'de de yer alan Musevilik ve erken Hıristiyanlık geleneklerindeki melek Mesih inançlarıyla bağlarını ortaya çıkarmak istiyoruz.

İsa'nın ilk Musevi-Hıristiyan cemaatının İsa Mesih kavramı, İsa Mesih eşittir yeni Musa biçiminde formüle edilebilir. Bu formülasyon yeni Ahit’te, özellikle Mat­ta incili'nde Musevi-Hıristiyan kimliği söz konusu olunca Mesih eşittir Musa biçi­minde ifade ediliyor. Dört İncil arasında Markos İncili'nin yanı sıra, özellikle Mat­ta incili, Hıristiyanlık üzerine en eski tarihi bilgileri içeriyor; öte yandan Kuran te­olojisi bilindiği gibi açıkça Musevilik'ten gelen ilk Musevi-Hıristiyan cemaatının geliştirdiği erken Hıristiyan teolojisinden ve özellikle ilk İncil olan Matta inci­Ii'nden etkilenmiştir. İslam uzmanları da bu gerçeğin altını sık sık çizerler. Yalnız bu gerçeğin karşısında bir olumsuzluk örneği diyebileceğimiz bir olgu var. Ele­nist sır kültürünün etkisi altında yazılmış olan Yuhanna İncili'ni savunanlar, Mesih eşittir Musa formülasyonu ile sık sık polemiğe girmiştir.

Genel çizgilerini çizdiğimiz bu geleneksel fonun önündeki üç İncil'de yer alan vahiy sahnelerine bakalım. İsa, Musa ve Elia ile buluşmak için yüksek bir dağa çıkar; yanında Petros, Yakup ve Yuhanna vardır. Sonra "onların gözü önünde görünüşü değişti, yüzü güneş gibi parladı. Giysileri de ışık gibi akpak oldu."

Ortalığın ışıklamasıyla birlikte, ansızın diğer iki peygamber, Musa ve Elia da görünürler. Onlar öte yandan, ışıklı dünyadan gelmektedirler ve bu nedenle İncil tarihinde bu iki peygamber ışığın görünüşüyle karakterize edilir.

En eski Matta ve Markos İncilleri'nde Musa, Elia ve İsa arasında ayrıntılı bir ilişki kurularak, bir de Elia eşittir Yuhanna formülasyonu kurulmuştur. Bu ilişki üzerine yeni Ahit'te yapılan açıklama, ancak Musevi ve erken Hıristiyan melek peygamber ve melek Mesih inancı ile birlikte ele alınırsa anlaşılabilir. Bu pey­gamberler gittikleri yere ışık taşıyorlardı; çünkü Semavi meleklerdi. Ayrıca var oluşlarından önceki ve sonraki kimlikleri birleşmişti; aynıydı, Kuran'daki melek öğretisi sistematiğinin önemini belirtmek gerekirse, İsa'nın, yani meleğin yalnız görüntüsünün çarmıha çakıldığı veya görünüşünün acı çekerek, çarmıhta canı­nı verdiği ve sonra mucizevi bir tarzda göğe uçtuğu inancı, Kuran'daki melek inancının kökeninin İncil'de aramak gerektiğini gösteriyor ve aralarında bir bağ­lantı da var.

İsa'ya görünen bu ışık, aynı zamanda Mesih sırrının da bir parçasıdır ve in­san İsa'nın melek niteliğini değil, var oluşundan sonraki melek niteliğini gösterir. Bu inanca göre İsa dünyevi ölümünden sonra tanrının melekleri arasına karışa­caktı. İsa var oluşundan önce melek niteliği taşıdığı inancına karşıydı.

İsa'nın bu konudaki çekingen tavrının aynısını, Muhammed'in var oluş öncesinde ve sonrasındaki melek peygamberliği ve Muhammed'in açıkladığı ışık görüntüsü tartışılıyordu; bazıları inanıyor, bazıları inanmıyordu. Yalnız Muham­med'in yaşadığı geleneklerine göre mucizevi bir tarzda göğe çıkmaları önemli. Çünkü bu üçünün bir arada olması, her üçünün de melek olduğunu gösteriyor. Dünyaya indikleri zaman ışık samaları bir ışık huzmesi içinde yeryüzüne inme­leri bu melek inancını güçlendiriyor.

Yeni Ahit'teki görünme sahnesi ile İslam'daki Nuru Muhammed inancı arasın­daki açık bağlantı, İsa'nın kendi Mesih niteliğini gizlemeye çabalaması ve Mu­hammed'in melek peygamberliğini açık bir biçimde açıklamaması, tersine bu inancı denek tahtası olarak değerlendirmesi arasındaki koşutlukta kendini gösteriyor. Hiç kuşkusuz Matta ve Markos İncilleri'ndeki İsa'nın Musa ve Elia ile bir arada görünmesi, İsa'nın ışık ve peygamberler kaybolduktan sonra müridlerine bu olayı başkalarına anlatmalarını yasaklaması da bunu gösteriyor. İsa bu yasaklamayı “insanoğlu ölüler arasından dirilinceye dek bu görmeyi, hiç kimseye anlatmayın” diyerek sınırlamıştır yani İsa sonunda, gerçekten semavi melek, tanrının yüce katındaki melek isa oluncaya kadar ki dönemde yandaşları ve ba­zı müminler onun çevresine bir ışığın sardığını görmüşlerdi. Daha sonraları, özellikle Şii peygamberlik inancında, bu peygamber ışığı teolojik bir tasarım oluşturmuştur. Şii peygamberlik ve inanç öğretisi, ilk ve erken Hıristiyanlığın me­lek peygamberlik ve melek Mesih öğretisini üstlenmiş, geliştirmiş ve sürdürmüş­tür.

Sure 3,79 ve 4,71 'de erken Hıristiyan melek peygamber ve melek Mesih öğ­retisi ile Muhammed'in melek peygamber ve kurtarıcı melek arasındaki sıkı bağ­lantı görülebilir. Muhammed'in ölümünden sonra anlaşılır pratik nedenlerle, er­ken İslam döneminin en önemli evresinde Muhammed'in Kuran'ı teoloji bilgileri yetersiz ve halifelerin buyruklarına itaat eden ilahiyatçılar tarafından tahrif edildi; tanınmaz bir duruma sokuldu. Hiç kuşkusuz özellikle Muhammed'in erken Hıris­tiyan teolojik düşüncesi ve tasarımının anlaşılmaz bir duruma gelmesi için gere­ken her şey yapıldı. Kuran'daki bu tahrifat, ancak kitabın içindeki metinleri yeni­den kurgusuyla ve erken Hıristiyanlık ve İsa üzerine yeterli bilgilerin yardımıyla incelenebiliyor ve yeni yorumlar yapılıyor.

Özetle İslam'ı kuran Muhammed'in İsa ve erken Hıristiyanlık, Hıristiyan teo­lojisinin kurumlaşması ve gelişmesi üzerine yeterli bilgiye ve birikime sahip oldu­ğu kesinlikle anlaşılıyor. Muhammed aslında Elen-Satı Hıristiyanlığının küresel çıkarları uğruna bir kenara itilen erken Hıristiyanlığın İsa ve peygamberlik tasa­rımının en bilgili temsilcisiydi. Satı Hıristiyanlığının bilinçli olarak üstünü kapattı­ğı, çağdaş Doğu ilahiyatçılarının da yeterli önemi vermeyerek, yan çizdikleri ger­çek de budur.
Teşekkür ederim.

24.03.2008

Aydınlanma Konferansı'nda Oral Çalışlar

Oral Çalışlar’ın, siyasal islam’ın tehlikesi ve kadının kapatılması üzerine Mart 1997 tarihinde söyledikleri ile, Mart 2008'de, şimdi “Türkiye'yi AB’ye taşıyacak AKP” söylemleri arasındaki uyum-suzluğa yanıtı, kendi sorumluluk alanında bırakalım.

Konferanstaki konuşmasında, Muhammed öncesi ve dönemi hakkında verdiği bazı somut bilgilerin dışında, onun eski topluma ve eski toplumda kadına ilişkin yorumları tam bir kafa karışıklığı ve cahillik örnekleriyle doludur.

Okuyucunun da derhal görebileceği gibi, o, bir yanda, son derece etkili olan ve çocuğunun babasının kim olduğuna bizzat karar verici bir kadın tanımlamasını daha henüz yaparken, aynı zamanda o kadının zayıflığını göstermiş olduğunu sanmaktadır.

Mezopotamya toplumlarını eski Yunan edebiyatı ve kanunları üzerinden “barbar toplumlar” olarak tanıyan Batı uygarlığı, maalesef, etkilerini günümüze kadar taşıdığımız, “Mezopotamya’da kadının konumu” noktasındaki yanılgıların da, kaynağı olmuştur.

Oral Çalışlar da, erkeğin yasal evliliği ile başka kadınlarla cinsel ilişkisini birbirine karıştırdığı konuşmasında, kadının miras hakkının erkeğe göre "yarım pay" olmasını da, görüşlerinin doğrulanmasının kanıtı diye sunuyor.

Eski toplumda, diyelim ki Abraham’ın “karısı”, “yasal eşi” Sarah, bizzat kendisinin parasıyla satın alınmış bir cariyeyi,Hacer'i, kocasına sunduğunda, erkek egemenliğine teslim olmuş olmaz. Eski Ahit’teki tanıdığımız evliliklerin çoğunda, kadın, gerektiğinde kocasına sunmak üzere kendi cariyeleriyle birlikte gelin giderdi. En azından İsak ve Yakup’un karılarının Sara örneğini takip ettiklerini, cariyelerini “çocukları olsun diye” kocalarına bizzat sunduklarını biliyoruz. Bu kadınların hepsi de, Eski Ahit’te “kısırlık” çeken kadınlar olarak yansıtılmıştır ama, biliyoruz ki, bu sonraki bir uydurmadır ve kadının neden cariyeleri kocalarına sunduklarını açıklayabilmek için geliştirilmiş olmalıydı. Bunları “Sara’nın kısırlığı” falan bağıntısında genişçe ele almıştık: Sara, gelini Rebekka, ve Rebekka'nın gelinleri doğurgan olmayan anlamında "kısır" falan değil ; eski kanun metinlerinin "kocalarına cocuk vermeyen kutsal fahişe kadın" anlamında "kısır"dılar!

Kadın’ın miras payının olmaması veya erkeğe göre, yarım pay olması, eğer, kadının eski toplumdaki zayıflığının göstergesi olarak kabul edilirse, MÖ. 2000 ile Musevilerin Musa dönemine kadar geçen süre içindeki Mezopotamya topluluklarında “erkeğin de çok zayıf olduğu” sonucunu ilan etmek gerekir. Çünkü bu dönemin yazılı kayıtlarında, erkek çocuklar arasında da, ilk, büyük erkek oğul’un babasının mirasının iki payını, buna karşılık öteki erkek kardeşlerin ise, bunun yarısını aldıkları yazılı olarak mevcuttu ve miras paylaşım tabletlerinde de, somut olarak erkek oğullar arasındaki bu eşitsiz miras dağılım kurallarının uygulanmış olduğunu görmüştük.

Bay Çalışların konuşmasını dayandırdığı bu tür örnekler bile, onun, eski toplum hakkında ne kadar temelsiz savlara dayandığını göstermeye yeter.

Haksızlık etmemek için, ekleyelim ki, eski topluma ilişkin bu zayıflık sadece ona özgü değildir ve bütün “Aydınlanma Konferansı”nın katılımcılarında, değişik düzeyde, bu bilgisizliğin yansımalarını görüyoruz. Tam da bu nedenle, bu Konferans başarılı olamazdı, olamamıştır da zaten.

Küresel sermayenin “ulus devletleri” ve sınırlarını yıkma sürecinin öteki yüzünü, dini toplumların kuvvetlenmesi, güçlenmesi oluşturuyor. Aydınlanma Konferansı’nın kötü kaderi şuradadır ki, her şeyden önce dünyada böyle bir dinsel gelişmenin ekonomik ve sosyal temelerininin analizinden yoksun olarak işe başlamıştı..

“İlk büyük monoteizm elbette Yahudiliktir” gibi son derece ve ilkesel hatalı dogmalar üzerine yerleştirilen dar pozitivizmin İlhan Arsel türü sığ İslam eleştirmenliği kılavuzluğunda da, güya toplum “Aydınlanma”lıydı!

Biz, işin ters yüz olduğu kanısındayız: Toplumdan önce, katılımcıların kendilerinin “Aydınlanması”nın ne denli gerekli olduğu, içinden Ali Nesin, Oral Çalışlar gibi şahıslar çıkararak göstermiştir.

**

Oral Çalışlar

Gazeteci- Yazar

Konferanstaki Konuşması:

Türkiye'nin ilginç ve hepimizi endişelere sevk eden bir dönemden geçtiği koşullardayız. Bu koşullar yarınımızın ne olacağını bilmediğimiz ölçüde olumsuz bir şekilde sürüp, gidiyor. Bugün gazete manşetlerine baktığımız zaman, generallerin Refah-Yol koalisyonuna verdikleri ültimatomlar, onlar gerçekleştirecekler mi gerçekleştiremeyecekler mi sekiz yıllık eğitim başarabilecek mi başarılamazsa ya da yapılmak istenmezse bu hükümet tarafın askerler buna karşılık ne yapacaklar, bütün bu soruların hepsinin üzerinde soru işareti olduğu ve askeri darbenin açıktan tartışıldığı yeni dönemde yaşıyo­ruz . Ben askeri darbelerin sizler gibi çok cefasını çekmiş insan olarak yeniden askerlere müracaat etmek zorunda kalan bir üIkenin düşüneni olmaktan utandığımı belirtmek istiyorum. Yani Türkiye, siyasi islam'ın yarattığı kargaşa içine siyasi islam nedeniyle değil, siyasi islam'ın dışındaki etkenler nedeniyle geldi. İki askeri darbenin ilan edildiği günleri bilirler. Sözde irticaya karşı oldu­ğunu söyleyen generaller sonunda şu anda irtica adını verdikleri ne kadar ge­lişme varsa hepsinin altyapısını hazırlamışlar ve Türkiye'de aydınlığı savuna­bilecek ne kadar güç varsa onları da ezmişlerdir. Bugün eğer Türkiye, ciddi bir muhalefet potansiyeli yaratamadıysa, ciddi bir siyasi islam'a karşı, şeriata kar­şı, tutuculuğa karşı mücadele yürütemiyorsa, burada zaaf içindeyse; bunun en büyük nedenlerinden biri Türkiyede demokrasinin ortadan kaldırılmış olmasıdır. Ona karşı direnebilecek aydınlık bir kafa bırakmadılar. Her kafasını kaldı­ranı ezdiler. Daha sonra zorunlu din dersleri vs. Bütün bu bildiğimiz tablo bu şe­kilde ortaya çıktı. Bu nedenle ben, bundan sonra da Türkiye demokratikleştire­bilecek yegane gücün aydınlık kafalı insanlar olduğunu düşünüyorum. Bunu bir kere havale ederek, vekalet vererek yapmaya kalkışmanın bedelini çok acı ödedik. O acı ödediğimiz bedelleri işte sonunda oyları yüzde 22'lere ulaşan bir siyasi islamcı partinin birinci parti olmasını da beraberinde getirdi. Bu sözleri­mi vurgulayarak tebliğime başlamak istiyorum.

Şimdi benim konumun, tebliğimin konusu İslam'da kadın. İslam'da kadın me­selesine bakarken biraz islamiyetin ilk ortaya çıktığı koşullar ve özellikle islam'ın kadına yönelik hükümlerini ortaya çıktığı koşullara bakmakta yarar var diye dü­şünüyorum. Yani Hazreti Muhammed'in Allahın emirlerini tebliğ etmek amacıyla islam'ın yayılmaya başladığı dönemde nasıl bir toplumsal statü içinde yaşıyor­du.

Araplar ve bu- toplumsal statü Kuran'a yansıyan yeni bir düzenin altyapısını nasıl hazırladı. Şimdi islam öncesiyle ilgili islamcı kesimlerde cahiliye dönemi adı verilen bir dönemden söz edilir. Cahiliye dönemi, işte insanların son derece kö­tü koşullarda yaşadığı, kadınların çocukların kesilip çukurlara doldurulduğu dönem diye kaba olarak bir propaganda amacıyla anlatılır.

Kadınların hiçbir hak­kı yoktu. Ve islamiyet'in ilan edilmesiyle birlikte, islam hükümlerinin açıklanma­sıyla kadınların kazanması da beraberinde geldi derler. İşte biraz sonra sözünü edeceğimiz, miraslardan kadınların da pay alması, şahitliklerinin erkeklerin yarı­sı olarak kabul edilmesi, bir erkeğin dört kadınla evlenmesi gibi kadına yönelik hükümlerin hangi koşullarda ortaya çıktığı, bence islamcı kesimler tarafından yanlış şekilde aktarılmaktadır. Çünkü o dönemi gözden geçirdiğimiz ve tarihsel gerçekleri incelediğimiz zaman şununla karşılaşıyoruz. Birinci olarak Mekke çevresinde ticaretin geliştiği bir Arabistan var. 6. yüzyılda, özellikle Sasani-Bizans çekişmesinin çok yoğun olduğu Arabistan'ın kuzeyinde savaş ve çekişme var. ikisi birlikte zayıflıyor ve Arabistan'da yeni bir güç doğuyor bu koşullarda. Arabis­tan'da yeni doğan gücün esas altyapısını da işte bu Hindistan'dan gelen ticaret yolları, Baharat yolları ipek yolları dediğimiz yolları, Arapların yavaş yavaş inisi­yatif elde etmeleriyle şekilleniyor. Ve bu inisiyatifi ele geçiren güçlerin en önem­lileri Mekke tüccarları. Mekke tüccarları, Hindistan'dan malları alıyorlar ve daha kuzeye doğru ulaştırıyorlar. Bu durum, Arabistan'ın toplumsal altyapısında hızla değiştirici bir etki yapıyor. Nasıl yapıyor; ticaret şehirleşmeyi beraberinde mey­dana getiriyor.

Yani artık Mekke, Medine ve yerleşen, o civardaki su etrafında daha önce göçebe halinde yaşayan Araplar yavaş yavaş toprağa yerleşmeye, toprağa yerleşenler ise biraz daha şehir hayatına yönelik bir düzen içine girme­ye başlamışlardı. Yani Hz. Muhammed'in doğduğu koşullarda Arabistan'da ya­vaş yavaş toprağa yerleşen ticarete ilgi duyan, ticari bakımdan gelişen yeni bir sınıf ortaya çıkıyor. Bu süreç islamın kurallarını da gündeme getiriyor. Çünkü bundan önceki dönem ve hatta Hz. Muhammet döneminde de büyük ölçüde de­vam ediyor.

Yaşam daha çok kabile yaşamı ve kabile yaşamından da askeri güce daya­lı, cemaat toplumları var. Göçebeler halinde vahalarda yaşıyorlar ve bunlar bir­birlerine baskınlar düzenleyerek ve birbirini talan ederek yaşayan bir sistem içindeler, ticaretin gelişmesiyle birlikte bu bir değişme aşamasına geliyor ve ça­pulculuğa dayanan, yağmaya dayanan göçebe Arap kabileleri kendilerini de­ğiştirmeye başlıyorlar. Tabii bu inançlarda da değişikliklere neden oluyor, dü­şünce sisteminde de değişikliğe neden oluyor, gündelik hayatta da değişikliğe neden oluyor. Gündelik hayattaki yansıması, toprağa yerleşen ve şekillenen Araplar ev hayatına başlıyorlar. Ondan öncesi daha farklıydı. Kadınlar açısın­dan baktığımız zaman; kadınlar bu göçebe demokrasi dediğimiz, askeri dedi­ğimiz sistem içinde kabileler halinde yaşarlarken daha inisiyatifliydiler. Daha dı­şarıdalar ve daha hareketliler. Kadınların haklarına o dönem açısından bakar­sak daha özgür olduklarını söyleyebiliriz. Zaten bunu ahlaksızlık falan filan adı altında islamcılar da dile getiriyorlar. Mesela diyorlar ki: islam öncesi kadınla­rın çadırları oluyordu, istedikleri erkeği istedikleri gibi alıyorlardı, içeride bir er­kek varsa kapıya bayrak asıyorlardı. Oraya başka bir erkek gelmesin diye.

Be­nim kitaplarımda da alıntılarını yaptığım kaynaklar da şunu söylüyorlar, diyorlar ki : Çocuğun kimden olduğunun belirlenmesi için kadının sözü esas alınıyordu. Bu çocuğa şu erkekten sahip oldum diyor ve erkek çocuğu kabul etmek durumunda kalıyordu.

Böylesine bir sistem içinde yaşadığını iddia eden çok veriler var. Mesela Hamidullah'ın kitabında var. Aysbendi'nin birkaç tanesinde ör­nek belirtmek istiyorum, o dönemde İslamcı erkeklerin istediği kadınla evlen­mesi çok normaldi. Çünkü dört kadınla evlenmek ilk Arap sisteminde yalnızca köle olmayan kadınla evlenmek demekti. Fakat dört kadın yetmez ise o zaman köle cariyeler de alınabiliyordu. Bu ölçüde erkek egemen bir sistem içerisinde yaşanıyordu.

Yine iki kadının şahitliği, bir erkeğin şahitliğine eşittir. Mirastan erkek iki, ka­dın bir almalıdır gibi çok sistematik bir şekilde erkek egemendi. Açın bugün islamcıların kitaplarını -şimdi tabii milletin önüne çıktıkları zaman bunları inkar ediyorlar- Bekir Topaloğlu diye bir adam, profesör, "İslamda Kadın" kitabı, yük­sek islam enstitüsünde yirmi baskı yapmıştır. Kadınlara boşanma hakkının ve­rilmemesi üzerine psikoloji, sosyoloji bilimi üzerine yüz sayfalık gerekçe yaz­mıştır.

Abdullah Hükmil, yani tanınmış bir profesör ki EI Ezherin en önemli pro­fesörlerinden biridir. Neden çok kadınla evlenmenin yararlı olduğuna dair ciltler dolusu kitaplar yazmıştır. Ve bu kitaplarını Türkçe yazmışlar. Bunlar bir gün Ku­ranı Kerim üzerine yazılmış, orada kalmış değildir. Onları bugün almışlar ve ki­taplarında yayımlamışlardır. Abdurrahman Dilipak'ın kitabı kadın üzerine yazıl­mış. Dayak dahil hepsini savunmaktadır. Şimdi milletin önüne çıkıp hoşgörü üzerine söz ediyorlar. Benim kitabımda Dilipak'ın kitabından alıntılar var. Kadı­nı neden dövmek gerekli diye yazılmış, en az Türkiye'de yüz tane kitap vardır. Kadının kapatılması, kadının ikinci sınıf vatandaş haline döndürülmesi geri bir sistemin devamı için temel bir güvencedir. Özgür bir kadın; çalışma alanına çıkmış, siyaset alanına çıkmış, gündelik yaşama çıkmış kadındır. Bu bir toplu­mun özgürleşmesi demektir. Bunlar birbiriyle bire bir bağlantılıdır. Bunları söy­lememin nedeni, çevremde bunun birçok örneğini görüyor olmam ve tecrübe­lerimdir.

İsveç'te parlamentonun yüzde 41.8'i ve hükümetin yarısı kadındır. Dünya­nın gelişmiş ülkelerinden biridir İsveç. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde kadın­lar siyasi hayatta ve gündelik alanda çok etkindirler yani kadın ne kadar özgür­lük alanına çıkmışsa, toplum o kadar demokrasi ve özgürlüğe doğru ilerlemiş demektir. Şimdi bunlar da toplumu ne kadar geri tutabilirlerse o kadar iktidarda kalacaklarını biliyorlar ve bunu sağlamak için de en kolay yolu, yani kadını ez­mek ve özgürlük haklarını elinden almaktır. Önce kadını kapatmaktır. Taliban iktidara geldiği gün, niye kadının kapatıyor, çünkü onu yaptığı zaman, iktidarı­nı sürdürebilmesi zordur, özgür kadının olduğu yerde Taliban olmaz. Kadınla­rın özgür olduğu yerde, parlamentosunda yüzde 2.5 kadın olursa Türkiye siya­si islamı yaşar. Bunun tek çaresi ve ölçüsü vardır. Kadın siyasi hayatta ne kadar etkili olursa, gündelik hayatta ne kadar etkili olursa, bizim kurtuluşumuz da o kadar kolay olacaktır. Ama yalnızca siyasi İslamcıların değil, siyasi İslamcıların dışında erkeklerin de genel egemenlik felsefesidir. İşte bu genel egemenlik felsefesi, siyasi İslamın da alt yapısını hazırlamıştır. Bugünkü koşullarda bundan kurtularak mesele çözülecektir diyorum.

Teşekkür ederim.