Göbekli tepe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Göbekli tepe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.02.2013

Bir Pazar Sabahı


Safa Kaçmaz
Mayıs 1992
Paris


“Gelin bakalım yanıma” diyor kızlarına bir pazar sabahı, sevecen. Yuvarlak bir masanın etrafına doluşuyor dördü birden, istekle. Heyecan içinde çocukların hepsi. Türkçe sözcük seslerini kulaklarına yerleştirmeye hazırlanıyorlar, parıldayan gözleri ise  yardımcı, babalarının dudak hareketlerini izleyecekler. Alfabeden Türkçe öğretmeye çalışıyor babaları onlara.  “Vak-vak kardeş” bölümündeki resmi gösteriyor . "Bakın çocuklar..." diyor deneyimli bir öğretmen edasıyla, Türkçe olarak; "Bunlar ördek; vak-vak, yani..."

Gönüllü-gönülsüz sürgün bir neslin ortak yazgısından paylarına düşeni kapmış olan ve artık eğitimleriyle de Fıransızlaşan çocuklar, bu sözleri işitince kahkahayla yerlere yatıyorlar ve bir gülme humması kesintisinde,"Hayır babacığım, hayır" diye bağrışıyorlar; bir çeşit sevgi, bir çeşit bilgisizliği düzeltme küçümsemesiyle, hep bir ağızdan Fıransızca olarak; "Onlar ku-an, ku-an diye öterler”..


***

Fıransız-Alman sınırında oturan Avrupa vatandaşları o pazar sabahının kuşluk vaktinde yataklarının içinde kıpırdanmaya başlıyorlar. Çiftlik kümesinde kanatlarını çırpıştıran alımlı bir horoz gırtlağını yırtan bağırtısıyla sisli Avrupa sabahının ilk ışıklarını müjdeliyor. Paris'in yıpratıcı gürültüsünden uzakta bir hafta sonu geçirmek için Alsace'daki köyüne giden bayan avukat M. Lairot, yatağında yana doğru şöyle bir dönüyor ve "Aman tanrım" diye sızlanıyor, "böyle günlerde çevrenin rahatsız edilmemesi gerektiğini şu horozlara niçin öğretmezler, bir türlü anlamıyorum doğrusu..." Polyester yorganı kulaklarına değin sinirlice çekiyor ve özgün bir hukukçu olarak söylenmeye devam ediyor: "Pazar sabahları bile ku-ku-ri-ku, ku-ku-ri-ku... Bu kadar da olmaz ki ama!"

***

Yasalara son derece saygılı bayan Lairot’nun evinin karşı tarafındaki çiftlikte oturan Alman yurttaşı bay H.Shaft geç vakitlere değin içtiği Alsace birasının etkisinden kurtulmaya çalışarak yatağında doğruluyor; alkolün çatlattığı kılcal damarların kızartmış olduğu yüzünü, göz çevrelerini ve burnunu oğuşturuyor. Bir yandan da uyumaya devam eden eşinin şişman gövdesine özenle dokunarak, "Haydi..." diyor usulca, "haydi, geç kalacağız; horoz ötüşleri bütün dünyayı ayağa kaldırdı, fakat sen hâlâ horultu içindesin. Kalk,yeter artık karıcığım!.."
Dagmar Shaft tombul gövdesini yatak içinde gönülsüzce öte yana doğru çevirirken, yarı-kapalı göz kapakları arasından eşine bakıyor ve adeta can çekişircesine: "Evet Hans, evet... horoz ki-ki-ri-ki'lerini işitiyorum, ama ne olursun, birkaç dakikacık daha uyuyayım.." diyor ve göz kapakları bu kez tümüyle kapanıyor.


***

Gözlerinde okyanus taşıyan Nesrin hanım, yokluğuna daha fazla dayanamayacağını anlıyor ve sevgilisini gormek  için Paris'e gelmeye karar veriyor; telefon hatları alo'yla başlayan sevgi dolu yükleri sırtlarına alıp koşturmaya başlıyorlar sonra.

Nesrin hanım o pazar sabahı yalısından ayrılıyor ve önceden hazırlanmış biletini THY Taksim bürosundan alıp, hep sol kolunda asılı duran Pierre Cardin çantasına atarak Yeşilköy havalimanı yolunu tutuyor. Dış Hat hol girişinde, öteki koluna yerleştirmiş olduğu sevimli kaniş sağa-sola kükremeye başlayınca Nesrin hanım ona doğru sertçe bakıyor ve "Sus bak'im, aptal şey sen de!" diye azarlıyor; alnındaki kırışıklıkların artmasına aldırmadan kaşlarını çatarak: "Ayol, her taraf insan; söylesene, hav'layacak ne var ortada?"

Nesrin hanım, Orly'de koca bir orkide buketiyle karşılanıyor: "Çılgınlık bu ama!" diye tiz bir mutluluk çığlığı atıyor bekleyenini görünce çekicilikle: "Evet, evet; tam bir Adana'lılık bu!" Nesrin hanım sevincini parlak dişlerine yerleştiriyor,kendi çılgınlığına gülümsüyor içtenlikle.

Bu sırada küçük bir Fıransız kız çocuğu yanlarına sokuluyor; Nesrin hanımın kolunda duran kanişi göstererek; "Ne kadar güzel bir şey bu anneciğim, lütfen bakar mısın.." diye sızlanmaya başlıyor. Çiftin rahatsız edilmesinden sıkılan anne, "Evet tatlım..." diye sessizce geçiştirmeye çalışıyor, "evet, gerçekten çok güzel bir kaniş..."

Bırakıp gideceğe pek benzemeyen sarışın kız çocuğu, o sırada Nesrin hanımın koluna iyice gömülmüş kanişe doğru yaklaşıyor, çocuk sesiyle onu taklit ederek "vaf-vaf" diye bağırmaya başlıyor. O ana değin, etrafa yönelttiği bakışlarıyla gurur ve gülücük halesi gibi parlayan Nesrin hanımın yüzü aniden, küçük Fıransızın 'vaf'lamasının anlamını çözmeye çalışan bir duygu portresi halini alıyor.


***

Gagasından çıkardığı sesiyle Türklerin 'vak-vak' diye betimlediği ördek, Fıransa sınırından itibaren 'ku-an-ku-an' diye işitilmeye başlanmaktadır. Fransızların 'vaf-vaf' diye sesini yansıttıkları kaniş ise Edirne'den itibaren artık "hav”lamaya başlar. Türkiye'de uzun ve güzel "Üü-üüü-rü-üüü"süyle ünlü ve şimdi artık korunmaya alınmış safkan Denizli horozu Alsace köylerinde ötseydi, Alman vatandaşı bu sesi "Ki-ki-ri-ki' diye; Fıransız ise 'ku-ku-ri-ku" olarak duyacaktı. Çünkü aynı gırtlaktan çıkan titreşimler ulusal dillerin kulağında farklı işitiliyor.


Edebiyattan müziğe, gülmece fıkralarından siyasal kavgalara uzanan zeminde insanların duygu dünyaları bu farklar zeminde şekilleniyor. Küçülen dünyanın büyüyen ortak değerlerine karşın farklı kültüre mensup insanlar; her anıştırma ve her sesten kendi öz dili ve uygarlıkları temelinde sonuçlar çıkarıyor; konuyu farklı ton, yönelim ve boyutlarıyla duyumsuyorlar.


Edebi eserlerin uluslararası hale gelebilmesinden, dünya mutluluğu oluşturmaya kadar, başarı hedefli her çaba ancak bu sentezin yakalanmasına bağlıdır.

5.04.2009

Klaus Schmidt : Göbekli Tepe/ En eski Tapınağı Yapanlar

Klaus Schmidt : Göbekli Tepe/ En eski Tapınağı Yapanlar
5.4.2009

http://www.arkeolojisanat.com/tr/product_details.asp?product=535


Göbekli Tepe (Klaus Schmidt)



Aşağıda, “Arkeoloji ve Sanat Yayınları”ndan çıkmış olan “Klaus Schmidt .Göbekli Tepe/ En eski Tapınağı Yapanlar” başlıklı kitaptan yapılan bazı alıntı/bölümler bulunmaktadır.



Bu çabayı sürdüreceğiz ve daha sonra K. Schmidt’in Göbekli Tepe kazılarından elde edilen bulgulara ilişkin yorumlarına ve değerlendirmelerine dönme fırsatımız olacak…

Fakat şimdiden şunları söylemekte pek sakınca yok: ”İlk tapınak”, “avcı- toplayıcı topluluk” gibi doğruluğu çok şüpheli erken genel yargılar bir yana, Göbekli Tepe’ye ilişkin olarak bay K. Schmidt’in değerlendirmelerinde, eski toplumların hayvan totemler ve bunların dinsel inançtaki yerleri vb. pek, hatta hiç, göz önünde tutulmamaktadır.

Oysa, domuzdan eşeğe, aslandan tavşana, turnadan ceylan’a kadar burada resmedilmiş hayvanlar, toplum bilim alanında çalışan bir uzmana , “hayvanat bahçesine girme hissi” değil, verse verse, eski toplumun örgütsel yapılanmasındaki o yüksek bilgeliği ve zenginliği anlatabilmeliydi....


Göbekli Tepe’de söz konusu olanın, genel , anlamsız ve karmaşık bir “ hayvan”lar değil, çok somut ve belirli bir hayvan dizgesi olarak var olduğunu ve bunun da o zamanki toplulukların karşılıklı ilişki ve örgütlenmesiyle bağlantılı olduğunu saptayabilmektir..

Bay K. Schmidt’e çalışmalarından ötürü teşekkür duygumuz , ona eleştiride bulunmaya engel değil..

Bu tür konuları adım adım örerek , bilgilenim sürecini ilerleteceğiz..

S. Kaçmaz

***************************

“Klaus Schmidt .Göbekli Tepe/ En eski Tapınağı Yapanlar”

Arkeoloji ve Sanat Yayınları..



………Bu kaynaklar aynı zamanda, zafer kazanmış Makedonyalı Büyük İskender’in M.Ö. 4. yüzyılın 30’lu yıllarında şehri “Edessa” olarak isimlendirmesine de neden olmuştur. Bu ismi Makedonya ‘da bir resim kadar güzel şelaleleri olan kendi şehri Edessa’yı anmak için vermiştir.

Sf.24

………..

Buranın (Gürcü Tepe) zengin hayvan türleri (Göbekli Tepe’de ise bir tek hayvan türü tespit edilmiştir)sadece yabani hayvanları öncelikle de yabani boğayı, ceylanı, yabani domuzu, tilkiyi ve onageri, yani asya yaban eşeğini kapsamaktaydı. Benzeri bir buluntu da Reinder Neef tarafından yapılan botanik buluntuların analizinde de kendini gösterdi: Gürcütepe’de kültüre alınmış bitkiler var ama Göbekli Tepe’de hiç yok.Sonuç olarak Göbekli Tepe’deki yapılar Gürcütepe’den daha eski değillerdi ama bu bölgedeki insanların daha farklı beslenme alışkanlıkları vardı ve farklı besin kaynaklarına sahiptiler.

Gürcütepe’deki (vadi yerleşmeleri) Göbekli Tepe’deki dağ yerleşmesi)karşısında konumlanmıştı ancak sürekli derin zıtlıklar ortaya çıkmaktaydı. Bu nedenle Göbekli Tepe ve Gürcütepe’nin bu iki buluntu yerinin ilk neolitik yerler arasında,iki karşıt örnek oldukları sonucunu çıkarabiliriz.(resim 22)

Sf.90

…….

Sessizlik Kuleleri….Bununla beraber bu düşünceler bizi batıda yaygın olmayan bir ölü gömme tören çeşidine, sessizlik kulelerine yöneltiyor.Bu tanımlama 19. yy’da Avrupalılar tarafından özel işlevleri olan İran-Hint yapıları için kullanılmıştır.İran’da bu tür yapılara “mezar” Dakhmah denilmektedir. Ancak burada özel biri mezar söz konusudur. Zerdüşt dininde, toprak, su, hava ve ateş kutsal sayılır ve kirletilmeleri yasaktır. Bu nedenle cesedi ne yakmak ne de toprağa gömmek mümkündür. Çözüm ölünün gökyüzü altında kayalar üzerine bırakıldığı “güneş gömmesindedir” Leş yiyici kuşların kolayca görebilmesi için Dakhmahlar su ve bitkinin olmadığı yüksek yerlere yapılır. Bu nedenle sessizlik kuleleri, kuleden daha çok büyük bir havuzla karşılaştırılabilir. Özellikle leş yiyici kuşlar ve rüzgar ve diğer hava koşulları ölünün çabuk çürüyen bölümlerinin ortadan kaldırılmasını üstlenir.Geriye kalan kemikler ise kayaya oyulmuş çukurlara veya da (Astodan) denilen taş sandukalara konulur……



Burada Göbekli Tepe’de ele geçen kemik buluntuları arasında leş yiyen karga türü kuşların oranının yüzde elli olduğunu söylemek gerekmektedir. Bulunan akbaba kemiklerinin sayısı da hiç az değildir. Belki bu hayvanlar uzaklara bakabilecekleri böylesi yerleri çok seviyorlardı ama belki de burada aynı zamanda “yiyecek” bir şeyler de buluyorlardı.

Sf.133

……….

…..Burası betimlemelerdeki yabani domuzların daha doğrusu erkek yaban domuzların yoğunluğu nedeniyle gazeteci Michael Zeick tarafından erkek yaban domuzu evi olarak tanımlanmıştır.Ancak bu tanımlama pek doğru değildir çünkü çapı 30 metreden daha geniş böylesi büyük ve gösterişli yapının,başlangıçta üstünün kapalı olması oldukça zordur.Çok özel önemleri olan erkek yaban domuzlar ise hemen fark edilmekte.C yapısında açığa çıkarılan kabartmalardan altı tanesi erkek yaban domuzuna aittir.Bulunan toplam dört erkek yaban domuzu heykelinin üç tanesi buradan çıkmıştır.

Sf.138



……………..

Ağdaki ördekler?

Dikilitaş on ikide ikinci çevre duvarının içine inşa edilmiştir. Burada ise şans eseri T başı ve gövdenin büyük bir bölümü açıkta kaldığı için uzaktan bile görülebilmektedir.Bu dikilitaşta da bir sürpriz bekliyordu bizleri…Dikilitaş on birde olduğu gibi T başında bir kabartma süs vardı ama ilk kez tüm yüzeyi kaplamaktaydı. Ördeğe benzeyen beş tane kuş ağ benzeri çizgili bir desen önünde hareket etmekte sanki sanatçı boş yüzeyleri doldurma içgüdüsüyle (bunun uzmanlar arasındaki deyimi ise Latince Horror vacui, yani boşluktan nefret)ağ desenini tüm T başa yaymış ve sadece kuşlar için bir yer bırakmıştır….

Sf.139

…………….

C yapısının iç çevre duvarının üst kenarında dikilitaş 24 ve 36 arasında üzerinde neredeyse bütün olarak koruna gelmiş yüksek kabartma olan büyük bir kireç taşı levha buldum. Kabartmada dizleri üstüne çökmüş küçük bir köpeğe benzeyen küçük dişleri dışarıda, kıvrık geniş bir kuyruğu olan bir hayvan betimlenmiştir. Kafası, “ dişleri dışarıda yırtıcı hayvan” tipi ana hatlarına çok benzeyen oldukça iyi koruna gelmiş bu örnek, genel bir yeniden kurgulamaya olanak sağlamaktaydı. Yüksek kabartma “sürüngenler” tipiyle birlikte,burada yeni bir betim tipi ortaya çıkmaktadır:Çömelmiş, saldırıya hazır,saldırgan, yırtıcı hayvan.

Sf.141

………

Sırt üstü yatan yaban domuzunun özgün konumda açığa çıkarıldığını diğer özellikleri de desteklemektedir: Kabartmalı kapı delik taşına, kendi tarzında şimdiye kadar hiç bilinmeyen yapı elemanı da eşlik etmektedir. Önce güneyde, kapı delik taşı önünde bütünüyle plastik özellikler taşıyan bir hayvan heykeli açığa çıkartıldı. İlk önce bu güçlü yırtıcı hayvanın boğazının yırtılırcasına açılmış olduğu tespit edildi. Bu heykelin bir aslana mı yoksa bir ayıya mı ait olduğu saptanamamıştır. Kazıların ileri aşamalarında bu betimli sütunun diğer parçası buradan sadece seksen santimetre uzaklıkta ortaya çıkartıldı. Kazının daha sonraki aşamalarında ise doğudaki sütunun batıdaki benzeri ile birlikte şimdiye kadar hiçbir yerde benzeri olmayan U biçimli görkemli, monolitik bir nesneye ait olduğu anlaşılmıştır. Bu taşın kapı delik levhası ile birlikte C yapısının girişini işaret etmekte olduğu açıkça görülmektedir.80 cm genişliğindeki delikten bakıldığında açığa çıkarılan yırtıcı hayvanın türü rahat bir şekilde değerlendirildiğinde, doğudaki heykeli de bunun yansıması gibi düşünürsek karşımıza neredeyse “bir aslanlı kapı” çıkmakta. Yırtıcı hayvanlar bu girişi korumaktadır: Kapı delik levhasındaki sırt üstü yatmış erkek yaban domuzu ise buradan bakanlara görsel olarak önünde ilerleyen yolun bir başka bölgeye-ölüler ülkesine- gitmekte olduğunu gösterir gibidir.

Sf.143

…………..

…..Bir örnekte ise Romalı Tanrı Janus’ta olduğu gibi, bir yüzüyle öne diğer yüzüyle arkaya bakan bir betimleme söz konusu.Buluntu yeri belli olmamakla birlikte,kesinlikle ilk neolitik çağa tarihlenen benzeri bir başka buluntunun ise Gaziantep Müzesi’nde olduğundan bahsedilmişti.



Nevari Çori heykelleriyle karşılaştırıldığında ortaya oldukça ilginç gözlemler çıkmakta. Orada “kuş” motifi ve insan başı iki kez tespit edilmiştir, ancak saldırgan yırtıcı hayvan betimleri hiç görülmemektedir; en azından bu durum büyük plastik betimlerde böyledir. Kireçtaşından yapılmış kurt ya da aslan başına benzeyen bir küçük hayvan kafası heykeli Göbekli Tepe’de bulunan büyük yırtıcı hayvan motiflerini hatırlatır.



Nevali Çori’de az sayıda plastik örnekler olduğu gözlemi çok önemlidir. Çünkü kötülüklerden koruyucu yabani hayvanların burada olmayışı, buranın Göbekli Tepe’deki kült yerinden çok daha farklı bir işleve sahip olduğuna işaret etmektedir; Nevali Çori yaşayanların yeriydi, Göbekli Tepe ise ölülerin…

Sf 145

…………….



Giriş taşları, çifte delikler ve oyuklar bu bölümde işlevi tam olarak anlaşılamayan ancak yuvarlak dikili taşlı yapılarda göze çarpan bazı özelliklerinden bahsedeceğiz. Çevre duvarının iç kısımlarında bazen 20- 30 cm iç mekana uzatılan taşlar bulduk. Bu taşlar duvara sıkıca yerleştirilmiş durumdaydı. Önce bunların bir türü merdiven gibi iç mekana geçişi sağlayan giriş taşları olduğunu düşündük bu görüş, kazıların ilerleyen aşamalarında geçerliliğini yitirdi; çünkü öne doğru çıkan taşlar yukarı duvar bölgesinde yer almaktaydı ve merdivenimsi bir şekilde dizilmemişti: Kazı işçilerinin aklına gelen ilk düşünce ise, bu yükseltilere mumların yerleştirildiğiydi. Mantıklı olarak böyle bir şey olası değildi. Ancak derin tabaklar ya da kaşık biçimindeki yağ lambaları son Neolitik çağdan beri bilinmekteydi ve benzerleri Göbekli Tepe buluntuları arasında yer almaktaydı.

Eğer bu yorum doğru ise, o zaman aydınlanma gereksinimi sorunu ve bununla bağlı olarak ta yapının üstünü kapatan bir dam konstrüksiyonu ya da yapının gece kullanılmasıyla da ilgili olasılıklarla karşı karşıyayız demektir. Bununla beraber en azından bu taşlardan bazılarının hayvan ya da insan biçimli protom ( eski Yunanca bir varlığın ön yüzünün ekleme halinde (aplike) veya tek başına bir heykel gibi plastik tarzda yeniden betimlenmesi için kullanılan bir sözcük-ç.n.- ) şeklinde biçimlendirilmiş olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Sf 146

………….

Bir diğer görüngü ise organik yani geriye kalmayan malzemelerden yapılan mimari parçaların varlığıdır. Ağ yapısındaki iki merkezi dikili taşta ilk göze çarpan dikilitaş gövdesinin köşelerinde, köşeyi delip geçen küçük halka şeklindeki çifte deliklerdir. Günümüzde ise bu delikleri çoğunlukla kireçli tortuyla ya da köşe kırıldığı için çifte delikleri parçalanmış bağlantı kanalları şeklinde görmekteyiz. Çok sayıda bütün olarak koruna gelmiş örnek, tahrip edilmiş ya da kireçli tortuyla dolmuş örneklerin gerçek biçimleri hakkında bize hiçbir kuşkuya yer vermeyecek bilgiler vermektedir.

………….



Göbeklitepe’de dikilitaş 1’de bu tür çifte delikler neredeyse düzenli bir sırayla, dikilitaşın mekana dönük dar yüzünde dikilitaş 2’de Bukranionun boynuzlarının bittiği yerde yer almaktadır. Daha sonra ise diğer dikilitaşlarda çok sayıda benzer çifte delikler tespit ettik. (Resim 71)

Sf .147

………….

Göbekli Tepe’deki bütün çifte delikler öylesine küçük yapılmışlardı ki, kopçalardaki büyük baskı nedeniyle bunların bir işleve sahip olabilecekleri görüşü kendiliğinden geçerliliğini yitirmektedir. Bu delikler ince ipliklerin kolaylıkla kullanılması içinse uygundur.Bu nedenle çifte delikler sayesinde dikili taşlara bazı hafif nesnelerin asılarak tutturulmuş olabileceği düşüncesi akla daha yatkındır.Yani bir tür flama ya da bayrağımsı bir ya da- düşünce sınır tanımamaktadır- bir tür kurban adağı veya bir tür zafer andacı gibi asılmış olabilir.

Üçüncü bir görüngü olarak da, dikilitaşların tepe yüzeylerinde bulunan ve sıralı düzenleri ile Göbekli Tepe ziyaretçilerinin dikkatini çeken kalp biçimli oyuklar belirtilmiştir. (resim 72)Burada kesin bir yorum yapmak mümkün değil. Kesin olan bu oyukların insanlar tarafından yapılmış olduğu ve doğal koşullar sonucunda aşınmalarla meydana gelmediğidir. Oyukların çoğunlukla dikilitaşların tepe yüzeylerinde olması sebebiyle bunların dikilitaşların yapım aşamasında yer almadıkları, yapıların doldurulması sonrasında dikilitaşların görünen yüzeylerine işlenmiş olabilecekleri düşünülmektedir. Bu görüngü ve neden sorusu üzerine daha fazla tartışmadan, en azından bu oyukların dikilitaşların özel anlamlarını hiç kuşku götürmeyecek şekilde öne çıkardığını söyleyebiliriz.(resim 73-74)

S.148

……………….

En iyi korunmuş olan 5. D yapısı- taş çağı hayvanat bahçesinde en iyi korunmuş olanı 4. yapıdır. Oldukça belirgin oval bir plana sahiptir ve en geniş yerinde 20 metreye kadar ulaşan iç çapıyla en büyük yapı özelliğine sahiptir. Çok sayıda kabartmalarla süslenmiştir. Dikili taşlı yuvarlak yapıda yapılan bir yürüyüş insanda taşlaşmış bir hayvanat bahçesinde gezi yapıyor duygusu uyandırmaktadır. Ama dikkati çeken sadece çok sayıda hayvan türü değil, daha çok grup olarak betimlenmiş sahnelerdir. Bu eşi benzeri olmayan resimleri doğru şekilde anlamanın zorluğu “göldeki turnalar” örneği ile göstermeye çalışalım: İlk bakışta bir su, bir nehir ya da bir göl olarak yorumladığımız dalga çizgilerini, iki turna kabartması sayesinde tanımlayarak, biraz şiirsel kaçan bu ismi verdik. İsim daha sonra Göbekli Tepe üzerine yazılmış bir yazının da adı oldu.



Kazıların ilerleyen aşamalarında ise, göl dalgaları olduğunu düşündüğümüz çizgilerin aslında yılanları tanımladığını anladık. Yorum için başka bir yardım umudumuz olmadığı için bu resmin anlattığı hikaye sonsuza kadar gizli kalacaktır. Ancak kesin olan şudur ki bu yapıların neolitik ziyaretçilerinin bir zamanlar bu resimleri anlamış olduklarıdır. Bizler ise böylesi bir resim tanımlamasında daha önce olduğu gibi yanılabiliriz. Bu durum ileride daha açıklık kazanacaktır. Merkezi dikilitaş 18, Nevali Çori tipi dikilitaşların bir türüne benzer

…Sol kolun kıvrımında bir tilki görülmektedir… göğüs tarafında …Piktogram(resim,sembol,yazı işareti ç.n.) şeklinde işaretler görülmektedir.Yukarıda H biçimli bir sembol bunun altında bir daire ve yatay bir yarım ay bulunmaktadır. H sembolü yakından bakıldığında birbirine zıt yerleştirilmiş iki kişiye belki de dik duran iki hayvana işaret eden iki parçaya dönüşmektedir. Ancak henüz kesin bir yorum yapacak durumda değiliz. (resim 78-79)



Daire ve yarım ay sembolünde doğal olarak “ güneş ve ay” yorumu..

Daire ve yarım ay sembolünde doğal olarak “ güneş ve ay” yorumu ağırlık kazanmaktadır…Bu konuda pek çok şey düşünülebilir ancak bizler bundan sonra da temkinli olmak istiyoruz: en azından Göbekli Tepe’deki kaya yüzeylerinde çok sayıda daire sembolüne rastlamaktayız.Güney platosunda neredeyse 1 metre büyüklükte dairesel disk biçimi verilmiş ortasında merkezi bir çukurluk olan yuvarlak biçimli kaya işareti bulunmaktadır….



D yapısının merkezi iki dikili taşı Nevali Çori tipindedir, ikisi de “göğüslerinde” semboller taşımaktadır: Doğudaki dikilitaşta aşk işareti daire ve yarımay, batıdakinde ise bukranium bulunmaktadır. Bu en önemli ikiz dikili taşlara yapılmış sembolleri taş çağı ziyaretçileri için

Büyük önem taşıdığı açıkça ortadır. Ama bunları nasıl yorumlamalıyız? Acaba Bukranion erkeği aşk işareti, daire ve yarım ay ise kadını mı temsil ediyordu? O zaman bu durumda kadını temsil eden dikilitaşta sağ kol altında bir tilkinin taşındığını, erkeği temsil eden dikilitaşta ise( şimdiye kadar )hiçbir sembolün bulunmadığını belirtebiliriz…



Yılan, boğa, tilki- doğudaki çevre duvarına ait dikilitaşlar…

…Dikili taş 20’de gördüğümüz bu yılan, boğa ve tilki kombinasyonunda boğa, mağlup bir konumda betimlenmiştir…Gezimiz dikilitaş 21’e doğru devam ediyor.(resim 84) soldaki sütun yüzeyinde neredeyse doğal büyüklükte bir ceylan kafası görünmektedir…

Aşağıya doğru ise boynuzsuz başka bir hayvan görülmektedir. Bu hayvanın Asya yabani eşeği- onager- olduğu düşünülmektedir…Ceylan ve yaban eşeğinin altında üçüncü bir hayvan daha seçilebilmekte…Bu betimin bir aslan ya da bir leopara ait olabileceği düşünülmektedir.

Sf.152



…Dikilitaş 21’in sağ yüzü boş iken ön yüzünde ise uygun ışık geldiğinde hiç alışılmadık iki hayvan resmi seçilebilmektedir. İlk bakışta kesin olan iki hayvanın dörtten fazla bacağı olduğudur. İlk bakışta daha çok böcek ve örümceğe benzemektedirler. ..Bundan

sonra…görünen parça bir tavşanı anımsatmaktadır.

Sf.154

Batı yarısına devam etmeden önce burada saptadığımız türleri sıralamak isterim: Çok sayıda yılan, bir boğa, dört tilki, bir ceylan ve büyük olasılıkla aslan, iki yaban eşeği, böcekler ve örümcekler ve büyük oranda çevre duvarıyla örtülmüş bir hayvan, belki bir tavşan bunlara ek olarak bir de baş üstü döndürülmüş H biçimli bir piktogram.



(Devam edecek…)
***************************************************************************

Göbeklitepe: Ermeniler,Kürtler, Türkler ve Tarihsel Bakış...

http://picasaweb.google.com.tr/ToplumVeTarih/Gobeklitepe





Göbeklitepe Mucizesi /

Taş devrinde Ermeniler ve Türkler

***********************************

Göbeklitepe Mucizesi



05 Ekim 2008 Pazar Saat 09:39

Radikal Gazetesi,

Haluk Şahin,

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=901800&Yazar=%20&Date=23.10.2008&PAGE=



Doğu ve güneyimizdeki ülkelerde toprağın altı petrol ile dolu olduğu halde aynı bölgeye başını uzatmış olan yurdumuzun petrol fakiri olmasını anlamakta zorluk çekeriz. Bunun çeşitli açıklamaları olabilir. Ama, bence, bir de tesellisi vardır: Bu yörede toprak altının petrol ile değilse bile, çok önemli insan yapısı kalıntılarla dolu olması!


İki hafta önce Urfa yakınlarındaki Göbekli Tepe’yi gezerken ve daha sonra kazıyı yapan Prof. Dr. Klaus Schmidt ile konuşurken düşündüm bunları. Urfa’da şu sıralar 35 yerde kazı yapılıyor, hepsi birbirinden önemli. Ancak, Göbekli Tepe kazısı gerçekten insanlık tarihinin yeniden yazılmasını gerektiriyor.


Şöyle bir kıyaslama yapın: Dünyanın en eski tapınağı diye bilinen ve İngiltere’de bulunan Stonehenge’in yapılışı en cömert bir tahminle M.Ö. 3100 yılına gidiyor. Göbekli Tepe’de bulunan ve bir çeşit ‘tapınak’ olduğu sanılan dikilitaş ve heykellerin ise M.Ö. 10 binli yılllara ait olduğu düşünülmekte.


Dikkat edin, yüzyıllardan değil, bin yıllardan söz ediyoruz!
Bu dönem tarihte neolitik çağ olarak biliniyor. İnsanlığın avcılık-toplayıcılık yaptığı evreden yerleşik tarım yaptığı evreye geçtiği çağ. Tarih derslerinde Cilalı Taş Devri olarak anlatılan dönem...


Bu dönem hakkında bilgimiz sınırlı. Çok yakın tarihlere kadar Anadolumuz, bu çağın kalıntıları açısından fazla zengin olmayan bir yer sayılıyordu. Yaygın görüşe göre bu çağ Urfa’nın epey güneyindeki bölgelerde geliştikten sonra kuzeye gelmiş, oradan da Avrupa kıtasına doğru yayılmıştı.


Göbekli Tepe’nin bulguları bunun doğru olmadığını, neolitik çağın belki de en üst aşamasına Urfa yakınlarındaki bu tepelerde ulaştığını gösteriyor.
Bu arada Mamararay kazısı sırasında Yenikapı’da bulunan 8 bin yıllık inanılmaz kalıntıların da büyük önemini gözden kaçıramayız. O kazının hakkını verme sorumluluğu da İstanbul’u yönetenlere kalıyor.


Göbekli Tepe’ye dönecek olursak... Neredeyse 15 yıldır sürmesine rağmen burada kazıların olsa olsa başlangıç aşamasında olduğu söylenebilir. Bu tepede bile kazacak daha çok şey var. Bunun ötesinde, çevredeki diğer tepelerde de dikilitaşlarla bezeli bu türden ‘tapınaklar’ olduğu düşünülmekte.


Göbekli Tepe’den çepeçevre baktığınızda, ne kadar saçma olursa olsun, ‘Yoksa bunu uzaylılar mı yaptı?’ türünden soruların kafalardan geçebileceğini anlıyorsunuz. Kolay bir açıklaması yok bunun.
O çağa ilişkin beklentilerle ortaya çıkan buluntuların görkemi arasındaki uçurum çok büyük.


Bir kez daha hatırlatayım: M.Ö. 10. ve 9. binyıllardan söz ediyoruz!


Kazı yerini gezerken yakın tarihlerde bulunmuş bir leopar kabartma-heykeli çıktı karşımıza..


İnanın, yerinden sıçrayacak kadar canlı görünüyordu. Eski Yunan ya da Roma’dan söz etmiyoruz.
Onlara daha 7-8 bin yıl var!


Göbekli Tepe kazıları sınırlı olanaklar yüzünden oldukça yavaş ilerliyor. Gereken kaynaklar bulunup dört bir yandan yüklenilirse 10 yıl sonra İnkaların tapınaklarını solda sıfır bırakacak bir arkeolojik bölgeye sahip olabiliriz. Yeryüzünde üç kuruşluk merak sahibi olup da burayı görmek istemeyecek birini düşünemiyorum.
Şimdi bile kullanabileceğim tek sözcük ‘İnanılmaz!’
Meraklıarına Klaus Schmidt’in Rüstem Aslan tarafından dilimize çevirilen ve Arkeoloji ve
Sanat Yayınları’ndan çıkan ‘Göbekli Tepe’ kitabını tavsiye ederim. Almanya’da best-seller olmuş bir kitap bu. Hikâyesi bizim topraklarımızda geçiyor.
En çok merak edeni de biz olmalıyız! Pek ihtimal yok, ama en çok okuyanı da!



**





Haluk Şahin /Radikal

Taş devrinde Ermeniler ve Türkler

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&Date=&ArticleID=929613



Önümüzdeki günlerde Türk-Ermeni ilişkileri gündemin ön sıralarında olacak. Başkan Obama’nın ziyareti, 24 Nisan’da yapacağı açıklamada ‘soykırım’ sözcüğünü kullanıp kullanmayacağı ve o beklenen adım: Türkiye-Ermenistan sınırının açılması...


Ben Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin sımsıkı bir dostluğa dönüşmesinin mümkün ve iki halk için de fevkalade yararlı olduğunu düşünenlerdenim. Yeter ki, kin ve nefret arsaları üzerine bina edilmiş çıkar şatolarının borusu ötmesin.


Ege’nin bizi Yunanlılardan ayıran değil birleştiren bir deniz olması gerektiğini uzun yıllardır savunuyoruz. Ben, Anadolu’nun da bizi Ermenilerden ayıran değil birleştiren bir öğe olabileceğine inananlardanım. Her iki tarafın da genlerine sinmiş Anadoluluğun istenirse bir kardeşlik ruhu yaratabileceğini düşünüyorum.


Bizi ayıran değil birleştiren şeyler üzerine odaklaşırsak kucaklaşabileceğimiz ortak zemini buluruz.


Zamanında Sabahattin Eyüboğlu’nun vurguladığı gibi, Anadolu’da fetheden ve fethedilen yoktur. Soylar, dinleri, adları farklı olsa da, ortak Anadolu kültürü tarafından biçimlendirilen insanlar vardır.


Ortak yiyeceklerimiz, içkilerimiz, türkülerimiz ‘Aslında kime ait?’ türünden saçma mülkiyet kavgalarına değil, ‘Ne güzel, hepimize ait’ türünden dayanışma ve dostluklara yol açabilir, açmalıdır.


***
Çok doğru olsa da, bunun söylendiği kadar kolay olmadığının farkındayım. Eğitim sistemimizde ve resmi kültürümüzde Anadolu’ya böyle bakılmasını zorlaştıran engeller olduğunu biliyor, haklı olarak eleştiriyoruz. Yavaş yavaş da olsa bazı şeyler düzeliyor.
Ya karşı taraf? Korkarım onlar bu konuda bizi çok gerilerden izliyorlar.


Bir örnek:
Geçen yıl Urfa yakınlarındaki Göbeklitepe arkeoleojik kazısının parmak ısırtıcı özelliklerine ilişkin bir yazı yazmıştım. Burada, düşünebiliyor musunuz, cilalı taş devrinden kalma, 11 bin yıllık muhteşem bir tapınak bulunmuştu. Geçmiş hakkındaki bilgimiz bir anda 6-7 bin yıllık bir sıçrama yapıyordu!


Bu müthiş kazı hakkında ABD’nin ünlü Smithsonian dergisinde uzun bir yazı yayımlandı. Yazı, Göbeklitepe’nin yerini tarif ederken Türkiye’deki Urfa kentinin yakınlarında olduğunu belirtiyordu.
Vay sen misin bunu söyleyen! Dünyanın çeşitli yerlerinden Ermeniler oraların aslında kadim Ermeni krallığına ait olduğunu ve ‘Moğollardan türemiş Türk sürülerinin’ buralara çok sonra geldiklerini, o yüzden yazıda Türkiye denmesinin vahim bir hata olduğunu belirten ateşli mesajlar gönderdiler. (Bkz: http://www.smithsonianmag.com/history-archaeology/gobekli-tepe.html?c=y&page=1)

Aklı başında birileri onlara Millattan Önce 9. binyılda, yani henüz tekerlek icat edilmemişken Türklerden de Ermenilerden de söz etmenin komik olacağını hatırlatmaya çalıştı ama dinleyen kim!
Hayır efendim, oralar ve Doğu Anadolu en baştan beri yalnızca Ermenilerindi ve kimseyle paylaşılamazdı!
Yalnızca bir manyağın kaleme aldığı bir mektuptan söz etmiyorum. Onlarcası var. Belli ki, böyle bir şeye gerçekten inanıyorlar. Dünyaya ve Türkiye’ye bu gözlerle bakıyorlar.


Ve üstelik bunlar, Smithsonian gibi entelektüellerin okuduğu bir derginin okuyucusular!


Daha önce dediğim gibi, hadi biz kendi kendimizi yavaş yavaş da olsa tedavi ediyoruz da, onları ne yapacağız?


Bir yandan lobilerin oyuncağı olmayacağını söylerken, bir yandan da ‘soykırım’ sözcüğü konusunda Ermeni lobisine söz vermiş olan Başkan Obama’ya, işin bu yanı da anlatılacak mı acaba?



*********************************************************

4.04.2009

Göbekli Tepe











Göbekli Tepe - 9000 BC
Photos and explanatory text from the Image Science 8 / 2000 and 1 / 2002
Unnoticed by the rest of the world was in South-East Anatolia discovered a miracle: The oldest place of worship in the world - far older than the previously traded as the oldest city of Jericho - comes up with wonderful animal sculptures on. How does that fit together that paleolithic hunters and gatherers at such a high cultural level of development are?
The fact is, in any case - and Sitchin explains: The two-stream country was destroyed by the deluge and uninhabitable. The survivors settled on the surrounding heights. Enlil gives the surviving people of the deluge equipment and seeds. In the highlands, the agricultural sector. Enki domesticates animals.



http://www.urgeschichte.org/DieBeweise/GobekliTepe/gobeklitepe.htm





Of the oldest temples in the world will get bigger and more powerful. During the last excavation campaign, Dr. Klaus Schmidt and his German and Kurdish volunteers in East Anatolia 11 new giant pillar uncovered. Altogether there are now 36th All measure about three meters - with two exceptions: These pillars are five meters high, when they are fully excavated. Thus they are as big as the monoliths of Stonehenge - but the Kalksteinkolosse in osttürkischen Bergland 6000 years older.



Before 11,000 years ago, at the end of the Palaeolithic, hunter-gatherer created on the Göbekli Tepe ( "navel hill") is a complex cult center, which until today is no comparison (Bild der Wissenschaft 1 / 2002, "The House of the Foxes"). The prehistorian of the German Archaeological Institute presented several round and rectangular rooms with up to 15 meters in diameter free - a monumental architecture, the scientists the "primitive" Stone Age societies have not wanted to admit.



The sensation, however, the T-shaped pillars, the pieces of the limestone ridge of the pickled and Terrazzoböden roads have been established. They are free or are incorporated into the masonry, half is decorated with animal reliefs with foxes, lions, bulls, ducks, wild boar and snakes. Since the last campaign also inhabit gazelle-like and two cranes Onagaer stylized water before the stone zoo.



A newly excavated area goes up to 4 meters in depth and has the gigantic inner diameter of 20 meters. In this "Appendix C" massage on the piers, the depictions of wild boar. Schmidt: "Here, people have acted with a particular fondness for boar had." Previously appeared most often on foxes.



Schmidt can explain the wild boar scrum just as the - also unique - pictograms on the piers. Rätselhaft probably remain for ever, why the stone temple Zeitler their carefully zuschütteten. This fact owes Schmidt now secured his dating Wunderbaus: A geochemical method can Versinterung of the stones in time to be determined. The first set, when the masonry was overcast, so after the plant had been buried.



***





Göbekli Tepe - 9000 BC
Photos et texte explicatif de l'Image Science 8 / 2000 et 1 / 2002
L'insu du reste du monde a été dans le sud-est de l'Anatolie a découvert un miracle: le plus ancien lieu de culte dans le monde - soit beaucoup plus vieux que précédemment commercialisés sous la plus vieille ville de Jéricho - revient avec de magnifiques sculptures sur des animaux. Comment cela se fit en même temps que les chasseurs et cueilleurs paléolithique à un niveau culturel élevé de développement?


Le fait est, en tout cas - et Sitchin explique: Les deux flux de pays a été détruit par le déluge et inhabitables. Les survivants s'installent sur les hauteurs environnantes. Enlil donne aux gens de survivre au déluge des équipements et des semences. Dans les hautes terres, le secteur agricole. Enki animaux domestique.



http://www.urgeschichte.org/DieBeweise/GobekliTepe/gobeklitepe.htm



Parmi les plus anciens temples dans le monde deviennent de plus en plus puissant. Au cours de la dernière campagne de fouilles, le Dr Klaus Schmidt et ses bénévoles en allemand et en kurde dans l'Est de l'Anatolie 11 nouveaux pilier géant découvert. Au total, il existe maintenant 36ème Tous mesure environ trois mètres - à deux exceptions près: Ces piliers sont cinq mètres de haut, quand ils sont entièrement fouillée. Ainsi, elles sont aussi grandes que des monolithes de Stonehenge - mais la Kalksteinkolosse dans osttürkischen Bergland 6000 ans de plus.

Avant de 11.000 ans, à la fin du paléolithique, chasseurs-cueilleurs créé sur le Göbekli Tepe ( «nombril colline») est un complexe de centre de culte, qui jusqu'à aujourd'hui est sans comparaison (Bild der Wissenschaft 1 / 2002, "La Maison de le renard ").


Le préhistorien de l'Institut archéologique allemand a présenté plusieurs pièces rondes et rectangulaires, avec un maximum de 15 mètres de diamètre libre - une architecture monumentale, les scientifiques de la "primitive" Stone Age sociétés n'ont pas voulu l'admettre.

La sensation, cependant, les piliers en forme de T, les pièces de la crête de calcaire pour le décapage et Terrazzoböden routes ont été mis en place. Ils sont gratuits ou sont incorporés dans la maçonnerie, la moitié est décoré de reliefs d'animaux avec des renards, des lions, des taureaux, des canards, des sangliers et des serpents. Depuis la dernière campagne habitent gazelle-like et de deux grues Onagaer stylisés l'eau avant de la pierre zoo.

Une nouvelle zone de fouilles va jusqu'à 4 mètres de profondeur et a le diamètre intérieur du gigantesque de 20 mètres. Dans cette "Annexe C" de massage sur les quais, les représentations de sanglier. Schmidt: "Ici, les gens ont agi avec une certaine prédilection pour le sanglier avait." Auparavant, semble le plus souvent sur les renards.

Schmidt peut expliquer le sanglier tout comme la mêlée - aussi unique - de pictogrammes sur les quais. Rätselhaft restera probablement à jamais, pourquoi les Zeitler leur temple de pierre soigneusement zuschütteten. Ce fait doit Schmidt obtenu son datant Wunderbaus: Une méthode géochimique Versinterung des pierres dans le temps à déterminer. La première série, lorsque la maçonnerie était couvert, après l'usine avait été enterré.



**



Göbekli Tepe - 9000 BC

Bilder und erklärende Texte aus Bild der Wissenschaft 8/2000 und 1/2002

Unbemerkt vom Rest der Welt wurde in Süd-Ost-Anatolien ein Wunder entdeckt: Die älteste Kultstätte der Welt - weit älter als das bisher als älteste Stadt gehandelte Jericho - wartet mit wunderbaren Tierskulpturen auf. Wie passt das zusammen, dass altsteinzeitliche Jäger und Sammler auf einer solch hohen kulturellen Entwicklungsstufe stehen?

Das ist jedenfalls Fakt - und Sitchin erläutert: Das Zweistromland war durch die Sintflut zerstört und unbewohnbar. Die Überlebenden siedelten sich auf den umliegenden Höhen an. Enlil übergibt den überlebenden Menschen der Sintflut Geräte und Samenkörner. Im Hochland beginnt die Landwirtschaft. Enki zähmt Tiere.











http://www.urgeschichte.org/DieBeweise/GobekliTepe/gobeklitepe.htm





DER ÄLTESTE TEMPEL der Welt wird immer größer und gewaltiger. In der letzten Grabungskampagne haben Dr. Klaus Schmidt und seine deutschen und kurdischen Helfer in Ostanatolien 11 neue Riesenpfeiler freigelegt. Insgesamt sind es jetzt 36. Alle messen über drei Meter - mit zwei Ausnahmen: Diese Pfeiler werden fünf Meter hoch sein, wenn sie komplett ausgegraben sind. Damit sind sie so groß wie die Monolithe von Stonehenge - nur sind die Kalksteinkolosse im osttürkischen Bergland 6000 Jahre älter.

Vor 11.000 Jahren, am Ende der Altsteinzeit, schufen Jäger und Sammler auf dem Göbekli Tepe („Nabelberg") ein komplexes Kultzentrum, zu dem es bis heute keinen Vergleich gibt (bild der wissenschaft 1/2002, „Das Haus der Füchse"). Der Prähistoriker des Deutschen Archäologischen Instituts legte mehrere runde und rechtwinklige Räume mit bis zu 15 Meter Durchmesser frei - eine Monumentalarchitektur, die Wissenschaftler den „primitiven" Steinzeitgesellschaften bislang nicht zugestehen wollten.

Die Sensation jedoch sind die T-förmigen Pfeiler, die am Stück aus dem Kalkstein des Bergrückens gepickelt und auf planierten Terrazzoböden aufgestellt wurden. Sie stehen frei oder sind ins Mauerwerk eingebunden, die Hälfte ist mit Tierreliefs geschmückt: mit Füchsen, Löwen, Stieren, Enten, Keilern und Schlangen. Seit der letzten Kampagne bevölkern zusätzlich gazellenartige Onagaer und zwei Kraniche vor stilisiertem Wasser den steinernen Zoo.

Ein neu ausgegrabener Raum geht bis 4 Meter in die Tiefe und hat den gigantischen Innendurchmesser von 20 Metern. In dieser „Anlage C" massieren sich auf den Pfeilern die Darstellungen von Wildschweinen. Schmidt: „Hier haben Leute agiert, die eine besondere Vorliebe für Keiler hatten." Bislang tauchten Füchse am häufigsten auf.

Erklären kann Schmidt das Wildschwein-Gedränge ebenso wenig wie die - ebenfalls einmaligen - Piktogramme auf den Pfeilern. Rätselhaft bleibt wohl für immer, warum die Steinzeitler ihren Tempel sorgfältig zuschütteten. Diesem Umstand verdankt Schmidt die nun gesicherte Datierung seines Wunderbaus: Mit einer geochemischen Methode kann die Versinterung der Steine zeitlich bestimmt werden. Die setzte erst ein, als das Mauerwerk bedeckt war, also nachdem die Anlage zugeschüttet worden war.